DÜNYA GÜNDEMİNDE TÜRKİYE GERÇEĞİ


DÜNYA GÜNDEMİNDE TÜRKİYE GERÇEĞİ
Kıbrıs’ın doğal kaynakları da dahil, konumundan kaynaklanan yapısı üzerinde Türkiye’nin bir hak iddiası söz konusu değildir. Devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin, Kıbrıs üzerinde bir tahakküm kurma iddiası da yoktur. Ancak ortak bir yaşam ve gelecek üzerinde anlaşmaktan başka çıkar yol bulamamış olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti Halklarının gerek Kıbrıs gerekse Türkiye üzerinde, hatta bu ortaklığın çıkarı adına dünyanın neresinde olursa olsun hak iddialarının olması son derece doğaldır. Ayrı devletlerde olsalar da halkların çıkarlarının etkileşim içerisinde olması da zorunluluk arz eder. Yani İran Halkının, Yunan Halkının, Suriye Halkının, Bulgar Halkının, Ermenistan Halkının, Rusya Halkının, Azerbaycan Halkının… çıkarları, paylaşılan ortak değer ve ortak bölge, anlaşma sağlanmış gelecek vizyonları, çatışma sahaları… gibi nedenlerle Türkiye Halkının çıkarları ile etkileşim içerisindedir. Bu etkileşimler içerisindeki Milletler, mevcut durumunu koruma veya iyileştirilme, geleceğini teminat altına alma ülküsü ile; sonu olmayan, her türlü mücadeleyi sürdürmek, her türlü fedakârlığı göstermek zorundadır. Bu mücadele azmini kırmaya yönelik onlarca felaket senaryosu sürekli gündemde olacaktır. Çünkü iyi ile kötünün mücadelesi, çıkar çatışmaları daimdir. Devleti oluşturan halkların birlikte mücadele azimleri sürecek, bu azim sayesinde devletin, vurucu gücü de dahil tüm faaliyetleri şekillenecek, tarih de ancak mücadele azmi yüksek milletlerin hatıratını yazacaktır. Aksi halde o devletin ve bünyesindeki millet topluluğunun geleceği zora girecek, diğer devletler ve milletlerin sömürü çarkı işleyecek, katliamlar yaşanabilecektir. Hak iddiası… Burada asıl temel konu, savunmak durumunda olduğunuz değerler için gerçekten haklı olduğunuza inanmanız gerçeğidir.
Tüm devletler gibi Türkiye Devlet Tarihinde de; zamanında ve yerinde gerekli dirayetin gösterilemediği, ilerisinin iyi görülemediği, mevcut güç ve imkânlardan bihaber olunarak alınmış hatalı kararların sayısı hiçte az değildir. Halklar, mevcut yaşamlarını ve geleceklerini teminat altına alabilmek adına Devlet kurmak ister. Devlet; bünyesinde bulunan halkların bu ortaklığının çıkarlarını gözeten iradeyi sergilemek zorundadır. Bünyesindeki tüm toplulukların şimdiki ve gelecekteki haklarının korunması adına; devletlerin yönetim biçimleri ve yönetimlerin alacağı kararlardaki keskinlik ve doğruluk, bu kararların cihana ilanı ve her ne pahasına olursa olsun gereğinin yapılması işte bu yüzden çok önemlidir. Dışarıdan olabilecek olumsuz müdahaleleri engelleyecek caydırıcılık ta ancak böyle sağlanabilir. Devlet idaresi, imkânları ne kadar sınırlı olursa olsun, halkları adına, halklarının hak iddialarından vazgeçeceği kararlar alamaz. Alırsa ne olur? Sonraki nesiller bu kararları alanları lanetler, bu yanlış kararlar da domino etkisi yaparak, o devlet yapısı var olduğu sürece yıkıcı etkilerini sürdürür, devlet yapısı çöktüğünde de mevcut halklar üzerinde bu yok edici etki devam eder. Birlikte hareket eden devletler açısından da durum böyledir. Yıkıcı etki önce bu devletler birliğinin yok olma sürecini getirir, bozulan dengeler sonucu da tüm halkların çıkarları üzerinde bu etki sürer gider. Yakın tarihimizde milletin verdiği kararla çizilen vatan sınırları gerek savaşlarla zorla, gerekse masa başlarında peşkeş çekilerek çizilmiş olabilir… Ancak halkların ortak ülkü ve kültür birliğinden kopuk irade beyanları ile bu oldu bittilerin kabullenilmesi ve bunun zorla millete benimsetmeye çalışılması en acı olanıdır. Bölgesel sorunlar ve yaşanan çatışmaların nedenleri iyi irdelenmeli, bu geniş coğrafyalardaki sancılar iyi analiz edilmelidir.
Hükümetler devleti idare eden organize olmuş yapılardır mantığı son derece yanlış bir mantıktır. Devletin onlarca idare organlarından yalnızca birisidir hükümet. Kasılarak yürüyen, son model araçlarda gezinen, söylemleri ile her şeyin sahibi gibi hareket eden bakanlar, başbakanlar; sadece kendi görev sınırları içerisinde çalışan, idare organları arasında çoğu zaman organizatörlük ifa eden memurlardır. Devlet idaresinde atanmış-seçilmiş kavgası boşunadır. Nihayetinde hükümetler de millet tarafından atanmış idari yönetim birimleridir. Hiçbir hükümet yapısı, devlet adına tüm yetkileri üzerine alarak legal veya illegal yöntemler kullanamaz, gizli veya açık anlaşmalar yapamaz, vaat ve sözler veremez. Siyasi iktidar tüm çalışmalarını Meclisle paylaşarak onay almak durumundadır. Bu onay aynı zamanda hukuk devleti olmanın da gereğidir ki bu sayede hukuk denetimi de sağlanmış olur. Devletin bekası, devletin gizli sırları, casusluklara karşı kalkan oluşturma vs. söylemlerle bu işleyiş engellenemez. Bugün bütün dünya devletlerinin legal veya illegal yöntemler kullandıkları bilinmektedir. İllegal yöntemlerin de Meclis onayı ile devletler hukukunda legal hale getirilmesi sağlanmalıdır. Meclis onayından kaçırılmış illegal tüm çalışmalar vatana ihanet suçunu oluşturur. Böyle bir suç karşısında gizli servis örgüt başkanları veya devlet, hükümet başkanları dahi hakim karşısında hesap vermek durumundadırlar. İleri demokrasilerde bu tür oluşumların örneklerini çokça görmekteyiz. Aksi takdirde gaflet ve delalet içerisindeki oluşumların işledikleri vatana ihanet suçlarının önü alınamaz. Devletin tüm kollarını idare eden asıl idare yapısını Meclis oluşturmalıdır. Meclislerin sağlıklı işlerliğinin sürekli kılınması en kaçınılmaz zarurettir. Meclisler bu sağlıklı yapıya kavuşturulamadığında, devletin idaresi de siyasilerin veya bürokratların zaaflarına kurban edilir. Meclis, hükümet de dahil, devletin tüm idare mekanizmalarına hükmeden güç olmalıdır. Devletin idaresinde alınabilecek meclis kararlarının üzerinde tek bir güç vardır o da Millet… Millet bu büyük gücünü aşamalı olarak; dönemsel seçimlerde verdiği oylarla, anlık referandumlarda verdiği oylarla, bazen de direkt olarak idareyi eline alarak kullanabilir. Devletin tüm idare organları, bu son aşamaya gerek kalmayacak şekilde hareket etmek zorundadır. Çünkü bu aşamadan sonra yeni bir devlet yapılaşmasına gitmek kaçınılmaz olur. Devletlerin sonu olabilir, ancak milletler bakidir. Devleti oluşturan halk topluluğu yani Milletin doğru kararlar verebilmesi için tam ve doğru enformasyona(bilgilendirme) ihtiyaç vardır. İşte bu aşamada özgür basın, özgür seyahat, özgür haberleşme hakları, en nihayetinde Meclislerin Tam İşlerlikle çalıştırılması ön plana çıkar. Her ne sebeple olursa olsun bunların engellenmesine yönelik tüm adımlar, çıkarılacak tüm yasalar kabul edilemez.
Yaşanmakta olan sorunlara dair;
-En basitinden Muhkem(Sağlam) Karakol Binalarının yapılmasına ihtiyaç olduğu bilgisini bu millete bu güne kadar neden vermediniz? Terör olaylarının perde arkasındaki Avrupa ülkelerini, Nato Organizasyonlarını, Ortadoğu ülkelerini, Devletin kurumları arasına sızmış hain yapılaşmaları… neden bu Milletten gizlediniz? Millet, kendisini tehdit eden unsurları bilmelidir. Bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı iç kanatan sorunların arkasındaki güçleri, nedenleri, sermaye ve insan kaynağını, yardım ve yataklık faaliyetlerini…. tüm açıklığı ile Türk Milletinin bilmesi bir hak değil zarurettir. Diplomasi, Devlet Sırrı, Askeri Konu, Uluslararası Nezaket, Gizli… gibi kılıflar bulunarak bu bilgilendirmelerden kaçınılamaz. Aksi halde Millet, dolayısı ile de devlet, savunma mekanizmalarını yeniden yapılandırma aşamasında aciz kalır.
-Siyasi iradeler; Mit’in Vurucu Gücünü içerde ve dışarda dünyanın neresinde olursa olsun, bütün tehdit unsurlarına karşı kullanma, Nato’dan Ayrılma, Güney Doğu Bölge halkını sömüren-ezen feodal yapıyı bozma dirayetini gösterememişlerdir. Son derece meşru ve kaçınılmaz olan bu ve buna benzer kararlar ancak tam bağımsız hür düşünceye sahip, gerçek milletvekillerinden oluşan meclislerde alınabilir. Bu bağlamda milletvekili profilleri irdelenmelidir. Toplumun her kesiminden homojen bir Millet Meclisi oluşturulması hiçte zor değildir.
-Devletin askeri, siyasi, ekonomik… tüm savunma mekanizmaları refleks tepki verebilir hale bir an önce getirilmelidir. Tehdit unsurunu tanımlayan savunma birimleri, o tehdidin bertaraf edilmesi için üstlerinden emir alma mecburiyetinden kurtarılmalıdır.
-Okullardaki ders kitaplarında geçmiş tarihten önce yakın ve anlık tarih bilgileri verilerek, yetişecek nesillerin gerçek dünya görüşüne sahip olmaları sağlanmalıdır. Maalesef 30 yılı aşkın yaşanan Terör unsuru hakkında yeni yetişen nesillerimiz nötr bırakılmıştır. İnternet ve tv. bağımlısı olarak dünyadan kopuk yaşayan bir nesil, uyuşturucu bağımlısı bir nesilden daha kötü bir durumdadır. Çünkü çevresine tamamen duyarsız kalmıştır.
-Türkiye coğrafyası canlı, hayat dolu bir coğrafya… Tarih de sürekli tekerrür etmekte. Türkiye terör olayları ile ikna edilmeye çalışılıyor. Amaç ilk etapta Kuzey Irakta, içerisinde Türkiye’deki ayrılıkçı unsurlarında yer alacağı yeni bir yapılaşmaya gitmek. Sonrası malum... Ancak bu defa Türkiye bu oyunu bozmalıdır. Çünkü parçalanmış coğrafyaların Türkiye için ileride sorunlara yol açtığı ve bölge halkları için sonsuz acılar anlamına geldiği aşikârdır.
-Terör örgütü etnik bir örgüt olmayıp Marksist, Leninist felsefeye göre yapılanmış, silahlı devrimden ödün vermeyen, Komünist bir devlet yapısına ulaşmayı hedefleyen bir anlayış üzere kurulmuş, zamanla farklı faaliyetlerde de bulunan ticari bir holding yapısına dönüşmüştür. Ve sermayesi de hiç azımsanamayacak düzeye ulaşmıştır. Bu Holding yapı dünya üzerinde ihalelere çıkıyor, sadece Türkiye üzerinde baskı kurmak için değil, tüm Ortadoğu bölgesi üzerinde faaliyetlerini sürdürüyor, taşeron firma olarak da bölge halklarını kullanıyor. Bölge halklarını seçiyor çünkü; bugüne kadar enformasyon(bilgilendirme)dan uzak kalmış insan profilleri kandırılmaya müsait, feodal yapı sayesinde kitleler çok çabuk harekete geçirilebilir, çeşitli sebeplerle küstürülmüş topluluklar vs. mevcut durum sayesinde en ucuz iş gücü sağlanabiliyor. Bu ticari faaliyetin gereği bugün artık örgütün elinde 3000-5000 militan da bulunmuyor. Örgüt, iyi organize olmuş mobil taşeron ünitelerini, ulusal veya uluslararası organizatörler(parti, dernek, okul, vakıf, akil insan, feodal yapı, gizli servisler… ) kullanarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu holdingin kasasına para girişinin engellenmesi mecburiyeti vardır. Bunu yaparken uluslararası işbirliği sağlamaya çalışarak zaman kaybetmek büyük gaflettir. Bugün birçok Avrupa ülkesinin ekonomisi çökmüştür ve kara/ak her türlü para akışına açık hale gelmiştir. Diğer taraftan açıkça teröre destek veren, göz yuman, işbirliğinden kaçınan büyük ekonomiler mevcuttur. Böyle bir yapıya sahip Avrupa’nın en büyük ekonomisinin çökmesini beklemek yerine, bu çöküş sürecini hızlandırmak için düğmeye basılmalıdır.
—Terörle mücadelede duygusal hareket edemezsiniz. Televizyon ekranlarda, devletin gerçek gücüne yakışmayan; üzüntüden yıkılmış ülke liderleri görüntüleri veremezsiniz. Bu ülkenin idarecileri şunu iyi bilmelidir; Bu Millet şerle müzakerenin felaket olacağını, mücadelenin ise kıyamete kadar süreceğini özümsemiş bir millettir ve her türlü fedakârlığa, her zaman, topyekûn hazırdır. Çatlak birkaç ses tabii ki olacaktır. Ancak bu millet bir ev, bir araba verilerek uyutulabilecek bir millet değildir. Ülkenin askeri var, polisi var… Herkes üzerine düşeni yapar, yapıyor da. Yeter ki bu halktan güç alarak doğru kanallar, doğru yollar kullanılsın.
—Türkiye gücünün bilincine varmalı ve potansiyel gücünü tehdit noktalarına dağıtarak kullanmasını öğrenmelidir. Terör var diye Kıbrıs’ta, Suriye’de, Karabağ’da, Filistin’de, Kosova’da, Fransa’da, Amerika’da… olup bitenler gözden kaçırılmamalı, oldu bittilere müsaade edilmemelidir. Biliniz ki terörün büyük hedeflerinden biriside Türkiye’yi yalnızca bir noktaya kilitlemek, aleyhte alınacak kararlara karşı refleks tepkisini yok etmektir.
Türkiye, bulunduğu eşsiz coğrafyası ve geçmiş tarihinin kendisine yüklediği sorumluluklardan kaçamaz. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığı ile hareket edemez. Devletlerde de devamlılık esastır. Her ne kadar Osmanlı yıkılıp tarih sayfasından çekilmiş olsa da, Osmanlının dünya siyasi hayatında sergilediği duruş, nizam, geleceğe dair plan ve hedefleri, kurulan yeni devlet içerisinde yaşamaya devam etmiştir. Çünkü aynı halk unsurları aynı ülkü çerçevesinde, aynı mücadele azmi ile yeni bir yapılaşmaya gitmiştir sadece. Osmanlı mirasının kesintiye uğraması için elden gelen tüm gayretler bugün de sürdürülmektedir ancak anlaşılmıştır ki, bu mirasın reddi demek yeni yapı içerisindeki ortaklığında bozulması demektir.
Yine yakın tarihimizde bölgemiz halklarının yaşadığı sıkıntılar ve acılar en derinden Türkiye içerisinde de hissedilmiştir, hissedilmektedir. Yaşanmış Bosna Katliamı, Hocalı Katliamı, Kuzey Irak Katliamı, Kafkasya’da Halen Sürmekte Olan Zulüm, Irak’ın İşgali, Suriye’de Halen Devam Etmekte Olan Vahşet vs. tüm bunlar Türkiye’nin de siyasi, ekonomik, toplumsal alanlarında derin yaralar açmıştır. Çünkü bu ülkenin kuruluş mayasında Türk, Arnavut, Kürt, Boşnak, Çerkez, Çeçen, Ermeni, Arap, Süryani ve daha sayısız unsura ait, aynı ülkünün devamı konusunda anlaşmış, kenetlenmiş halkların kanları vardır. Türkiye Coğrafyasının kolu, kanadı kırılarak Osmanlı İmparatorluğu, bir türlü sığamadığı tarih sayfalarına gönderilmiş, yeni oluşumlarla bölge halkları maddi, manevi, fikri, ilmi ve sayısız birçok yönden esaret altına alınmıştır. Zaman içerisinde Türkiye Cumhuriyeti bu yeni düzen içerisinde devam edemeyeceğinin işaretlerini vermeye başlamış, bunun üzerine pasif halde tutulması yerine, çok ayrıntılı ve profesyonel yeni oyunlar sahneye konularak bu defa Türkiye Cumhuriyetinin, daha da küçük parçalara ayrılması amaçlanmıştır. Bu gün Türkiye’nin gizlenemeyen bir kuşatma altına alınmaya çalışılması, yaratılan toplumsal çalkantılar ve uluslararası diplomatik krizler yolu ile tahrik, taciz edilmesi süreçleri bu planların en son aşamasıdır. Dünya konjonktüründe yaşanan ekonomik ve siyasi değişiklikler bu oyunları kısmen etkisizleştirmişse de tamamen bozamamıştır. Ancak bugün dünyanın akıl sahibi objektif çevreleri şunu da anlamıştır ki; Türkiye Halklarının birlikteliği sıradan bir birliktelik değil, hak üzerine kurulmuş, insana yaraşır ulvi değerlerle zırhlanmış bir birlikteliktir ve en küçük yapı taşına da ayırsanız bu ülkü asla yok edilemeyecek, zaman içerisinde çok geniş tabanlı zeminler bulmaya da devam edecektir. Nedir Türk’ün bu ülküsü? Dünya döndükçe devam edecek ilahi bir dava bu… Bozulan Dünya’ya ayar verme davası, sevdası bu… Ölmesin, ezilmesin mazlumlar… Yürümesin Şer’in gemisi, Esmesin zalimin nefesi diye… Evet, yok edilememiştir. Nice kültür istilalarına, nice patlayan bombalara, terör eylemlerine, nice ihtilallere, nice kuş griplerine, nice tarih adına yapılan beyin yıkamalarına, nice ekonomik krizlere, nice tv dizi-programlarına, nice toplumsal vakalara, nice zehirli eğitim müfredatlarına vs. rağmen… İçte ve dışta yapılan tüm yıkım hareketlerine rağmen yok edilememiştir bu dava. 
Dünya tarihi gerçeklerden uzak holliwood varı filmlerle yazılmıştır. Türk’ün tarihi ise gök kubbede asılı hoş seda kandilleri misali tüm dünyayı aydınlatmaya devam etmiştir. İşte o kandiller ki kirli oyunları hep bozacak, nursuz yüzleri aydınlatacak, zalimi kor ateşi ile yakıp yok edecektir.
 Son zamanda yaşanan gelişmeler kendi içimizde kendini tanımayan çevrelerce hayret ve şaşkınlıkla izlenebilir. Fakat bilinmelidir ki dünyada bizi tanıyan tüm halklar Türkiye’nin bu çıkışını, yükselişini, sesini haykırışını gayet normal karşılamaktadır. Her ne şart altında olursa olsun, sonu ne olursa olsun, adaleti ama herkes için adaleti, hakkı ama herkes için hakkı, barış ve huzuru ama herkes için barış ve huzuru istiyor Türkiye… Başka şansı da yok zaten. Çünkü kıyamete kadar sürecek bu gönül birlikteliğinin tek amacı budur… İşte bu ortak amaç bu millete geçmişte birçok çılgınlık yaptırmış, gelecekte de yaptıracaktır, hiç şüpheniz olmasın… Birilerinin söylemi ile Cumhuriyetimizin 100. yılı, 1000. yılı için ortaya konan küçük hedefler… ağzı ile konuşmayan, kalemi ile yazmayan, beyni ile düşünmeyen siyasiler, köşe yazarları, akıl hocaları… vs. kimsenin çokta umurunda değil. Beğensek de beğenmesek de Türkiye'nin gerçeği bu. Bu kadar açık, net, yalın...
Saygılarımla - 30.09.2011

HASTALARIN KAN İHTİYACI


HASTALARIN KAN İHTİYACI
İhtiyaç halinde aranan kanın bulunması insan hayatının olmazsa olmazıdır. Aranan kanın mevcut olmadığı belirtilerek hasta ve yakınlarından temini istenir. Sağlık problemi sonrası kan ihtiyacının doğması büyük bir endişeye sebep olur. Bu endişe hasta ve hasta yakınları üzerinde psikolojik bir yıpranmaya neden olur. Oysa bu talep zorlayıcı, mahkûm edici olmamalıdır. Talep; aranan kan bizde/ ……. yerdeki kan merkezinde mevcut, ancak yakınlarınızdan temini de mümkün olabilir… şeklinde yapılmalıdır. Kişi kanın temininde önceliği zaten akrabalık bağları olan yakınlarına verecektir. Aranan kanı temin edemeyen hasta ve yakınları kapı kapı dolanarak, ezilmişliğe, çaresizliğe itilmemelidir. Sağlık kurumlarının her biriminin ayrı kan bankaları vardır. Bu kan bankaları da birbirinden bağımsız olarak hareket ederler. Bilgi çağının gerekleri işletilmez çoğu zaman. Oysa her kan bankasında mevcut materyal veri bilgileri merkezi sistemle paylaşılsa, aranan kanın nerede olduğu, nereden, nasıl temin edilebileceği anlık öğrenilebilir. Hatta ana merkezler oluşturularak tüm kan materyalleri buralarda depolanarak, ihtiyaç halinde buralardan temini mümkün kılınabilir. Sağlık bakanlığı vatandaş, kurum ve kuruluşlarla sürekli irtibat halinde yürüteceği kan bağışı kampanyaları ile il veya bölgelerinde kan stoklarını güncelleyebilmelidir. İyi bir organizasyonla, az bulunan kan gruplarına yönelik bağışçılar üzerinde özel bir çalışma yapılmalıdır. Her hâlükârda ihtiyaç halindeki kan ve kan ürünleri her an hazır halde tutulabilmelidir. Yeterli bağış yok mazereti kabul edilemez. Teşvik için gerekli her yöntem kullanılmalıdır.

Duyarlı bir vatandaş sık sık kan bağışında bulunuyor ve kendisinin veya bir yakının ihtiyacı anında kan bankalarından kanı para ile satın almak zorunda kalıyor. Bu görüntü hiç hoş değil. Kanını defalarca ücretsiz bağışlayacaksın, ihtiyaç halinde para ile satın alacaksın. Çarpık görüntülerin önüne geçen yöntemler bulunmalıdır. Aksi halde vatandaş durup dururken niye kanını bağışlasın.
Saygılarımla 23.01.2012…

DURUP DURURKEN POLİS NEDEN SENDİKA İSTİYOR?


DURUP DURURKEN POLİS NEDEN SENDİKA İSTİYOR?
İnternet üzerinden Sayın Cumhurbaşkanına yöneltilen soruların başında Polise Sendika Hakkının verilip verilmeyeceği vardı. Bu soru Köşke çıkan soru sahibi tarafından yüz yüze Sayın Cumhurbaşkanına da soruldu. Ancak alınan cevap hiç tatmin edici değildi. Geçmişte yaşanan bir takım olumsuzluklar dile getirilerek, sorun geçiştirilmeye çalışıldı. Polisin geçmişte iki ayrı dernek kurup kamplaştığı, ayrıştığı bir vakadır. Zaten konu tam anlaşılmadı her halde, Polis dernek kurmak istemiyor, sendika istiyordu… Polis neden sendika istiyor… Yakasına sendika rozeti takmak için değil herhalde. Yaşanan ve yaşanmakta olan sorunların çözümü için muhatap bulamıyor da ondan. Kaldı ki o dönemde yaşanan sıkıntılar ülke genelinde ve tüm kurumlarda yaşanmakta idi. Türkiye bir Hukuk Devletidir. Asıl vaka o dönemde aciz kalan siyasi iradelerin, hukuk çerçevesinde bu olumsuzlukları giderememeleridir. İdare, hukuk-eşitlik- adalet yerine zorbalık yöntemlerini kullanarak sorunları daha kronik hale getirmemeli haklı zeminlerde çözüm yolları bulabilmeli, hastalıklar çok yönlü araştırılabilmeliydi… 
Günümüzdü polis teşkilatı tamamen “Takdir”, “Uygun Görme”, “Keyfi Muamele” yasaları ile idare ediliyor ve bu durum kendine özerk bölgeler yaratarak yaşamaya alışmışların işine geliyor. Yanlış idari yapı, kurumsal mevzuatlar ve personel rejimi yüzünden polisin hukuk kurallarını uygulaması-uygulatması imkânsız hale getirilmiş… Böyle olunca istediğiniz kadar çağdaş kanunlar, kurallar, normlar geliştirin hepsi havada kalıyor. Belli kesimlere uşaklık eden köle sınıfı olarak görülen teşkilat insan kalabalığından oluşmuş bir yığın olarak toplumda algılanıyor… Birey olarak Polisin kendine olan öz güvenini geliştirmesine, kişisel-ailevi-toplumsal açıdan kendisini yetiştirmesine-geliştirmesine, mesleki olarak uzmanlaşmasına imkân vermeyen bir yapı söz konusu… Özel sınıf rütbeli kast yapısı bu durumu sürekli kılabilmek için büyük gayret içerisinde her daim. Aksi halde kendi özerk bölgeleri içerisindeki kazanımları kaybetmeleri söz konusu maazallah… Bu kast sisteminin en büyük korkusu alt sınıf olarak gördükleri rütbeli, rütbesiz personelin çağdaş özlük haklarına sahip olmaları… Çünkü onlar için elzem olan sınırsız keyfi muamele alanlarının hiçbir kurala-kanuna tabi olmaksızın devamı… Personelin beceri, bilgi birikimi, tecrübesi, aldığı onlarca kurs-eğitim, güney otellerinde verilen başka amaçlara hizmet eden seminerlerin hiçbir önemi yok… Uygun bir ortam için pusuda bekleyen üst yapı bir genelge ili tüm branşların iptal eder, yönetmelikleri yok sayar, personelin insan olmaktan kaynaklanan kişisel haklarını rafa kaldırır… Bütün bunları yaparken de siyasi iradeyi yalan yanlış bilgilendirerek taklasını atar, asıl maksadını gizlemeyi başarır her defasında…
İnsan kaynakları açısından hiçbir plan ve program yürütülmez bu teşkilatta. Birimlerdeki çalışma süreleri, yeterlilik kriterleri vb. hiçbir konuya yer verilmemiştir. Her personel bir robot misali makine olarak, her işi yapar görülmüştür. Bugüne kadar göstermelik brifingler, reklam şarkıları, TV dizileri ile bu durum tam tersiymiş gibi gösterilmiş, yapılabilecek düzenlemelerin, iyileştirmelerin önü bu şekilde de kapatılmaya çalışılmıştır. 
Meslek ekip işi ancak içinde bulunduğunuz ekibin faaliyetleri bir anda sekteye uğrayabilir… Neden mi? Alışıldık bir uygulama ile aynı şube veya birimde görevli personelin bir kısmı her an görülen lüzum üzerine başka yerlere, birimlere şıp diye atanabilir de ondan. Hiçbir gerekçe gösterilmeden, yapılan görevin diğer birimlerle veya başka kurumlarla ilişkileri, önemi de hiç gözetilmeden geniş kapsamlı rotasyonlar yapılır kadrolarda sürekli… Hiçbir hazırlık, ön bilgilendirme yapılmadan, hakkınızda hiçbir suçlama-kabahat olmadan, atfedilen kusurlara hiçbir savunma yapılamadan, bir sabah işe geldiğinizde görev yeri veya biriminizin değiştiğini görürsünüz bu teşkilatta. Bir anda şehrin diğer ucuna ulaşım, çocuğun okula bırakılması, bebeğinize gecede bakabilecek bir bakıcı bulmak vb. problemlerle yüzleşirsiniz ve bu kimsenin umurunda değildir, 168 yıldır da olmamıştır. Asayiş polisi bir gecede trafik polisi, trafik polisi bir gecede karakol polisi, Özel harekât polisi bir gecede koruma polisi olabilir, terör polisi bir gecede kendisini lojistik şubede, narkotik polisi bir gecede kendisini hassas nokta nöbet kulübesinde bulabilir… Çakı gibi personel yatış noktalarında, mesleğinin son demlerini yaşayıp 50-60 yaşında yürümekte güçlük çeken personel sokaklarda olabilir… Çarpık yapı içerisinde böylesine geniş kapsamlı keyfi atamalar, yer değiştirmeler bir zorunluluk olarak görülür zaten. Zira seçkin amir sınıfı, kendisine kul köle olmayı reddeden, kanunsuz emri, kişisel hizmeti yerine getirmeyen, fikri-ilmi olan, çok konuşup hakkını aramasını bilen personelini fişleyerek pusuya yatmış, böylesine genel rotasyon dönemlerini beklemektedir… Kurum içerisinde personel rejimine dair adilane, hakkı gözeten elle tutulur hiçbir kural, yöntem geliştirilememiştir. Mevzuatta özel sınıf amirin yetkileri, hakları fütursuzca belirlenmiş, diğer personelin görev yetki ve sorumluluğu, özlük hakkı güvence altına alınamamış her şey keyfiyete, inisiyatife terk edilmiştir. Böylece kanunun gereğinin yapılması değil öngörülenin gereğinin yapılmasının yolu açılmış, mevcut düzen koruna gelmiştir.
Dikkat Yeni Amir Atandı…
Bir ile yeni atanan emniyet amirinin ilk icraatıdır bu genel yer değişiklikleri. İlk işi mevcut kadroda güvensizlik, huzursuzluk yaratmaktır. Nasıl mı? Hemen personel bilgi formları yenilenir… Güya nitelikli personel taraması yapılacakmış, şişkin kadrolar ortadan kalkacakmış. Bu bilgi formlarında personele çalışmak istediği ve seçmekte zorunlu olduğu başka birimleri göstermesi istenir. Böylece personele, her an çalıştığı birimde değişiklik olacakmış korkusu verilmek isteniyor. Kazan kaynatılıyor, huzursuzluk başlıyor, güven ortamı zaten yok iyice kayboluyor… Verilmek istenen korku yersiz aslında çünkü bu durum kimsenin umurunda değil artık, Polis zaten bu yaşanacakları biliyor... Gelen yeni amir boş gelmedi, çevresindeki ulemanın ricaları ile dolu bir ajanda var elinde ve bu tavassutların gereğini yapmak durumunda… Bu rotasyonlarla ‘hıııı yeni amir bir şeyler yapacak…’ düşüncesini yaratarak üstlerine şirin gözükme isteği de bazen ön plana çıkar… Önceki yapılan çalışmaların hepsi başarısız, idarecilerin hepsi de beceriksiz aptal olamaz… Mantık almaz durup dururken yüzlerce personelin yer değiştirmesini. Yaşanacak mağduriyetler, görevin devamlılığı ve sürdürülebilirliği, mesleğe küskünlüklerin artması kimin umurunda… Baştaki Vali veya Siyasi güç de bu revizyonların önüne geçemez… Bir süre durduruyorlar belki ama huylu huyundan vaz geçirilemiyor… Olayın gerekliliğini savunmak için kanunsuz deliller oluşturulmaya çalışılıyor. Ali-Cengiz oyunu çok nasılsa… Örnek mi? Personel üzerinde baskı kuruluyor ve başlıyor metro giriş çıkışlarında, otobüs-metrobüs duraklarında kep, çorap kontrolü vs. Çarpık disiplin tüzüğü ile savunma imkanı olmayacak, böylece dışarıya konunun sızmayacağı basit ceza uygulamaları yapılıyor… Bu uygulamalarla revizyonun alt yapısı oluşturuluyor, güya gerekçeler delillendiriliyor. Bu ve benzeri keyfiyetlerde azda olsa cesareti olan personel hukuk karşısında hakkını aramaya kalkıyor bazen. Ancak sonrası vahim… Sen misin dava açan. Mevcut kast sistemi hemen refleks tepki veriyor, telefon trafiği, ikili görüşmeler sonrası bu durumdaki personelin kalan memuriyet hayatı zehir ediliyor… Örnek çok… Kazanılan haklı davaların sonrasında, uğranılan mağduriyetlere dair tazminat davaları mutlaka açılmalı ki keyfiyetler önlenebilsin… Yani her polisin aile hekiminden önce bir aile avukatına ihtiyacı var gibi… Sendikalaşma sonrası yapılacak ilk çalışma da bu yönde olabilir. Mesleki tecrübelerine tecrübe katmak adına gönüllü baro ve avukatlar çıkacaktır… Çok eğlenceli renkli dava süreçleri yaşanabiliyor çünkü. Oysa suçu, kusuru, belli işlerde beceriksizliği olan personel gerçekçi adil yasal mevzuatlar getirilerek her zaman birim, hatta kurum değiştirebilir. 
Tavassut olmadan yaşanan problemlere dair kurum içerisinde çözüm bulmak mümkün değildir. Göstermelik görüş günlerinde mazereti dinlenen personele sürekli aspirin tedavisi verilir… Psikolojik danışma merkezlerinde sorunların nedenlerine yönelik iyileştirme ve çalışmalar öngörülmez, personele sürekli sorunlarınızla yaşamayı öğrenmelisiniz telkinlerinde bulunulur… Personel yaşadığı sorunların çözümüne dair sürekli tavassut arayışı içerisindedir. Nedir bu tavassut zorunluluğu… En kolay aşılması gereken sorunlar dağlar kadar büyür bu teşkilatta da ondan… Üst Kast sisteminin öngörüsüdür bu… Üst idare sanki tavassutta bulunsunlar diye tüm personeli cendere içinde tutar… Bakanlar arasın, milletvekilleri arasın, akademisyenler arasın, elit tabakadan insanlar arasın aracı olsunlar, çevrem artsın isterler sanki… Hepsinin hayalinde bu tavassutlara karşılık elde edecekleri makamlar ve türlü imkânlar vardır… Öylede olur… Kurulan bu ilişkiler ağı ile bir yerlere genel müdür olanlar olur, şirketlerde üst düzey yönetici olanlar olur, sağda solda özel güvenlik dersleri verenler olur vs… Tıkır tıkır işleyen bir çalışma sistemini, personel rejimini kimse istemez bu yüzden… Emniyet teşkilatındaki öngörüsüz uygulamaların altında yatan en büyük nedendir bu… Bilemiyorum belki de Türk insanının geninde var bu hastalık… Biz göçebelikten yerleşik bir düzene, yani gerçek demokrasiye geçmeyi ne zaman başaracağız? Gerçek demokrasilerde düzen sorun oluşturmaz, tüm sorunlar çözüm yollarına kavuşturulur ve işler hiçbir şüpheye mahal verilmeden adilane, tıkır tıkır işler… Kurallar, standartlar bütünü içerisinde yaşamayı ne zaman öğreneceğiz? Kimilerine göre hep barbar olarak mı kalacağız?
Bu teşkilatta özel sınıf amir olmak Beyaz Türk statüsünde olmak anlamına gelir… Üst idari yapıda mevcut düzenin değişimine dair büyük korkular vardır bu yüzden… Hâlbuki rütbe ve makam sadece görev alanlarının sınırlarını ve sorumluluklarını değiştirir. Sonsuz ayrıcalık ve hükümranlık yetkisi vermez kimseye… Personelin zorunlu özlük haklarının tamamı amirin inisiyatifine terk edilmiş, memurun köleleştirilmesinin önü açılmıştır bu teşkilatta.
Poliste İş-Aile-Sosyal Hayat…
Personel bir insandır… İnsan hayatında da dönemsel yaşama dair zorunlu mazeretler olabilmektedir. Mesela doğum izninden dönen polis annenin bir bebeğinin olduğu, 0-3 yaş döneminde mutlak annesine ihtiyaç duyacağı kimsenin umurunda olmaz. Bu anne bu süreçte mesai saatlerine dair hiçbir düzenleme talebinde bulunamaz, geceli/gündüzlü çalıştırılır… Tüm personel gibi ayın yarısını birer gün arayla üst üste 13 saatlik gece görevlerinde, diğer yarısını da aralıksız cumartesi-pazar dahil 11 saatlik gündüz mesaisinde karakolda geçirir bu anne… Polis Memurunun hafta sonu izni olmaz… Görev istirahati olur… Hayatı boyunca Cumartesi-Pazar üst üste iki gün hafta izini kullanması mümkün olmadığı gibi, hafta içi dahi bu izinlerin verilmesi mümkün görülmemiştir. Personelin tamamına, hiçbir etik kriteri olmayan üç kuruşluk fazla çalışma tazminatı verilerek tüm personel köle statüsüne alınmıştır... Polis görevlendirmelerinde, denetlemelerinde gerçek manada hiçbir raporlama yapılmaz, lüzumsuzluklar veya ihtiyaçlar bu yüzden saptanamaz, saptanmak istenmez… Bekleme görevi adı altında kırık dökük belediye otobüslerinde gecenin ayazında sabahlara kadar, gündüzleri akşama kadar muhtemel olaylara karşı beklersiniz, tuvalet ihtiyacı için yer bulamaz, verilen kumanyayı yiyemezsiniz, çevre esnaf ve vatandaşlarla hırgür yaşarsınız aylarca… Görev talimatlarını amir okumaz bu teşkilatta, sorumluluğunda olmadığı halde memur da neden görev talimatını okumadın diye fırça yer… Memur görev talimatını olay mahallinde bizzat amirinden almalıdır oysa… Gece mesaisinin, gündüz mesaisinin, hafta sonu mesaisinin, bayram mesaisinin, yasal çalışma saatlerinin hiçbir ayrımı ve önemi yoktur… Gündüz mesaisinin bitiminde spor müsabakası, konser, toplantı, şube nöbeti vs. ek görevlendirmelerle mesai devam eder… Aynı günde yasal olmayacak şekilde birkaç yerde görevlendirmeler yapılabilir, Futbol müsabakası saat:16.00 da sen saat:10.00 da görev alacaksın, bu hafta sonu miting var çalıştığın haftaya ek fazladan çalışacaksın vs. saymakla bitmez, dedik ya kölelik… Görevlendirmelerde hiçbir planlama formülü, yöntemi geliştirilmemiştir, gerekte duyulmamıştır. Çünkü iş planlaması yapmak, iş akış şemaları oluşturmak uzmanlık ister, en kolayı her göreve olağanüstülük kılıfı giydirip karga tulumba kuvvet sevkiyatlarında bulunmaktır. Bununla, yaşanacak bir olumsuzlukta yeteri sayıda personel görevlendirilmiştir şeklinde savunma vermek amaçlanır. Oysa polisin görev direncini kıran, yıpratan, yoran böylesine akıl almaz uygulamalar son derece tehlikeli bir taktik hatadır. Polisin sürekli zinde, donanımlı, karşılıklı sevgi-saygı ortamında geliştirilmiş mesleki disiplin içinde, zihinsel-bedensel olarak da göreve hazır tutulması amaç olmalıdır. Unutmayalım ki yaşanacak olumsuzlukları her açıdan değerlendirecek vasıflı adli kadrolar var artık. Nitelikli güvenlik tedbirinin alınıp alınmadığı, görevin ifasını imkânsızlaştıran veya zaafa uğratan nedenlerin kasıtlı olarak yaratılıp yaratılmadığı da mutlaka sorgulanmaktadır artık… 
Karakolda Denetleme Var…
Bir şeylerin düzeltilmesi, aksaklıkların giderilmesi kurum içi ve dışından yapılan denetimlerle mümkündür. Gelin görün ki polis teşkilatındaki iç denetlemeler tam bir komedya… Denetleme amiri karakola gelir, sivildir, kendisini tanıyan yoktur, kendisi de kendisini tanıtma zahmetinde bulunmaz, sanki sokaktan geçen külhanbeyinin polise posta koyması gibi bir tavır sergilemektedir ne yapsın görevli polisler… Böyle bir durumda polisler doğrusunu yapıyorlar da iş sonradan açığa çıkınca karışıyor ortalık… Öncelikle saçma bir seremoni uygulanacakmış yani tekmil verilecekmiş… Nedir bu tekmil… Ananın adı babanın adı sonunda da vukuatım yoktur denerek bağırma… Düşünün ki karakol bir apartmanın altında, karşısında ve her gece uykudaki vatandaş karakol nöbetçisinin bu bağırışı ile birkaç kez istirahatinden oluyor… Ya kardeşim tören mangası mı denetliyorsun sen… Askeri bir birimi mi denetliyorsun sen… Görevli polis Hoş geldiniz amirim dese, selamını da gösterse yetmiyor mu?  Kaldı ki çalışan işleyen bir yapıyı denetleme var diyerek durdurmak ne kadar doğru. Memurun yetersizlikler içerisinde hınca hınç cebelleşirken sorunlara çözüm olmayacağı bilinen denetlemeler kimim umurunda… Denetlenen yerdeki eksiklikler, aksaklıklar bunların nedenleri… Vatandaşın ihbarlarına yetişilemediği, yeteri kadar personel ve araç gerecin olmadığı, uzmanlık gerektiren işi yürütecek beceride-bilgide personelin eksik olduğu bu hali ile vatandaşa hizmetin imkansızlığı hiç rapor edilmez nedense bu denetlemelerde… Memur tekmil denen seremoniyi göstermedi, şapkası başında yoktu, çorabı siyahtı, uyuyordu vs. konular ise hiç es geçilmeden rapor edilir neden ve sonuçları düşünülmeden araştırılmadan… Polis akşam saat:19.00 da görev almış, gece mesaisinin üzerinden 10 saat geçmiş ne yapsın, insan olmanın gereği bulduğu ilk fırsatta uyuyacak… Bu adamlar hastanede, postanede gece mesaisi vermiyor kardeşim… Sabahın ilk saatlerine kadar hırlı hırsıza laf anlatarak mesai veriyor… Bir ömür boyu ayda 250 saati aşan çalışma sistemine kim dayanır… 
Türk Polisi İnsanüstü Güçlere Sahip… 
Memlekette polisin çalışmasında zaman mefhumu olmadığı gibi yalan yanlış algılamalarla bakanlıklarda, adliyelerde, müsteşarlıklarda, valiliklerde, kaymakamlıklarda saymakla bitmez birçok yerdeki ilgisiz işlerde polis çalıştırılır. Diğer memurların 24 saat esasına göre çalıştırılması maliyeti yükseltir çünkü. Polisin çalışma saat sürelerinde ise dâhice buluşlar söz konusudur. Kendi aralarında 12/12, 12/36 gibi tabirler kullanıyorlar… 12/12; 12 saat çalış, 12 saat istirahat et şeklinde, sürekli gece veya sürekli gündüz çalışma döngüsü, yat ve kalk işe git, başka bir şeye hakkın yok çalışma şekli… 12/24; 12 saat çalış, 24 saat istirahat et, bir gece, bir gündüz çalış, gece ise 13 saat, gündüz ise 11 saat vücudun dengesini alt üst edecek çalışma şekli… 12/36; bir ay içerisinde önce 6 iş gününün sonunda istirahat olmadan 7. günüde sürekli gündüz 11 saat çalışma ki, bu haftada 77 saat çalışma demek, devam eden iki hafta boyunca ise bir gece istirahat, bir gece görev şeklinde sürekli gece 13’er saat çalışma, kalan son haftada ise yine 7 gün sürekli gündüz 11 saat çalışmak demekmiş… Her hâlükârda geceli gündüzlü ayda 250 saati aşan bir çalışma söz konusu polis için… Aşan diyoruz çünkü bazı görevlerde ikinci emre kadar görev yeri terki mümkün değil… Ben bu hesabın içinden çıkamadım ayrı bir uzmanlık konusu valla… Kim demiş dünyada kölelik bitti diye… Birde 8-5 sürekli gündüz çalışan ve mutlaka hafta sonu da bir gün çalışmak zorunda olan, hafta sonunun diğer gününde ise genellikle bir ek göreve giden talihsizler varmış… Vallahi pes… Dünyada çalışma saatleri haftada 40, ayda 160 saatken, bizim polisimiz, geceli gündüzlü ayda en azından 250 saat mesai veriyormuş... Böylesi zor şartlarda rutin çalışma sürdürür polisimiz… Ancak bu angarya bitmez… Sık sık takviye olarak çalıştığı ilin dışınada gönderilir görevi gereği. Bu gayet normal tabii gidecek… Ancak görev talimatına bir bakın; sivil istihkak almasada Koyu Takım Elbise giyerek, metro-otobüs-dolmuş çalışmasada uçarak saat:05.00 da toplanma noktasında hazır olacak, günü birlik görev gereği dönüş saati gece 23.00-24.00 olacak, dönüş saati gece yarısı olan 24.00 dan önce ise personel saban rutin mesaisine de gelecek… Utanmadan bazı memur kesimleri özelliklede öğretmenlerin birçoğu kendi maaşlarını polisin maaşı ile kıyaslıyorlar… Yahu polisin çalışma alanı ile sizin çalışma alanınız bir mi? Yaptığınız işin hangi yönü benzerlik taşıyor? Polis, öğretmenin eğitmeyi başaramadığı arsız ve uğursuzlarla uğraşsın dursun… Öğretmen rutin, önceden planlamış cetvel dairesinde günlük ne yapacağını bilerek huzur içerisinde işine gidiyor… Hafta sonu izinleri, bayram izinleri, yılda iki ay yaz tatili, kar yağdı tatil, ocakta süt taştı tatil… Gecesi yok vs… Öğretmenler ek ders ücretini sanki almıyormuş gibi maaştan da saymazlar, polis neden fazla alıyor diye ver yansın ederler…(di). Sonunda başardınız artık polis kadar maaş alıyorsunuz, bundan sonra gözünüzü nereye dikeceksiniz bakalım… Aynı teşkilatta Teknisyen Yardımcısı olarak çalışanların maaşlarında dahi önemli iyileştirmeler yapıldı. Bir imkân verilse polislerin tamamına yakını insanca çalışma adına Teknisyen Yardımcısı branşına geçecektir.
Personel rejiminde böylesine ikilik yaratılması ve çalışanlar arasında sürtüşmelere sebebiyet verilmesindeki asıl hata tabii ki idarenin… Aynı çalışma haklarına ve şartlarına sahip olmamasına rağmen polis teşkilatını kasıtlı olarak 657 Sayılı Kanun içerisinde tutanlarda, polisi uzman personel olarak görmeyenlerde, uzman personel görüntüsünü kazanamaması için türlü oyunlara girenlerde kabahat…
Polisin çalışma düzeni paralı asker düzeni ancak ortada garnizon yok çünkü yemesi içmesi, uyuması maliyeti artırır, gitsin evinde uyusun yesin içsin hemen sonra gelsin çalışsın mantığı… Polis demek uzaydan gelmiş kaçak göçmen misali ucuz işgücü işte… Şimdi söyleyin bana hangi babayiğit bu düzeni iyileştirmek ister… Hiç kimse… Maazallah bu düzen bir bozulur, vatandaş bir uyanır da; -hani benim polisim, ben polisimi istiyorum, maaşını ben veriyorum kardeşim, bana hizmet etmeli… İhbarıma saatler sonra değil hemen ve caydırıcı bir güçle, motivasyonla, kendine güvenle gelmeli… Gece istirahatimi engelleyenleri kovalamalı, dünyada diğer ülke polisleri ne iş yapıyorsa benim polisimde aynı hizmeti bana vermeli derse kıyametin koptuğu gündür işte o gün… 
Gerçekten öyle midir? Polisin çalışma sisteminde zaman mefhumu yok mudur? Hayır! Aslında bu konuda kasıtlı tam bir becerisizlik ve keyfi uygulamalar söz konusudur. Tabii ki Polis bir güvenlik birimidir ve olağanüstü şartların oluşması halinde gece-gündüz görevinin başında olacak, gerekirse haftalık 40 saatlik mesaisinin üzerinde çalışacak, günlerce, aylarca görev mahallini terk etmeyecektir. Bu özveri gösteriliyor zaten ancak bu gerekçesiz olarak rutin bir hal alamaz… Fazla çalışmaya fazla istirahat verelim şeklinde öneriler sunan, köle çalıştırma mantığı ile düşünen sivri zekâlar var bu memlekette… Ben amirken geliyorum, çalışıyorum sen de mecbur geleceksin kafa yapısına sahip, amir olmanın mantığını hücrelerine kadar özümsemişken, salağa yatan üstün zekâlar var bu memlekette… Dünya hayvanların çalıştırılması şartlarını iyileştirmişken bizde hala angarya devam etsin istiyorlar… Günümüzde toplum yapısı karmaşık, çok yönlü bir hal almış, suç ve kanunsuzluk eylemleri sınırsız çeşitliliğe ulaşmıştır… Her konuda donanımı eksik bir yapıdaki polisiniz ile topluma huzur ve güven veremezsiniz… Bu kuralsızlıklar bütünü içerisinde Polisin aldığı ücretin de yasal bir çerçevesi yok... Fazladan çalışma ücreti adı altında sabit bir ücret verilerek hukuk çiğnenir, bu ücret gerekçe gösterilerek çalışan personel insan değil, köle olarak görülür… Peşinen verilen bu cüzi ücreti neye göre takdir ettiniz? Cevap yok… Fakat yine bu işin altında pes dedirtecek bir zekâ var ki doğrusu bunu takdir etmek gerekir. Böylece hiçbir ek ödeme yapmadan polisi sürekli görevde tutabilirsiniz… Sizin olsun bu ek ücret, maaş bordrosundaki saçma sapan ek tazminatlar… İstenilen kalitede hizmet alamadıktan sonra dünyanın parasını verseniz neye yarar… İnsanca çalışma yöntemlerini geliştirin ve polisin içinde bulunduğu disiplinsizliğe, vurdumduymazlığa, yılgınlık ve bıkkınlığa bir son verin artık… İnsan olduğunu unutarak her mevzuatın gereğinin yapılması işini polisin üzerine atmaktan da vazgeçin. Yaptığı işin hakkını alamayan birçok meslek grubu var belki fakat gelin görün ki hiçbirinde anlatılan böylesine bir kölelik düzeni yok. 
Aslında söylenecek fazla bir şey yok belki de. Demokrasi böyle bir şey olsa gerek... Demokrasiler hak/hukuk sistemleridir tabii ki ancak her kes için olmaz canım… Mutlaka avam tabakanın pis işlerini yapacak memur köle sınıfları oluşturulacak ki demokrasi yaşatılabilsin, şirin gösterilebilsin… İşte bu köle sınıflarının başında polis teşkilatı geliyor bizde. 
09 Ağustos 2004 Tarihli Resmi Gazete Sayı: 25548 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından: Kadın İşçilerin Gece Postalarında Çalıştırılma Koşulları Hakkında Yönetmelik 

İKİNCİ BÖLÜM
Kadın İşçilerin Gece Postasında Çalıştırılma Süresi
Madde 5 — Kadın işçiler her ne şekilde olursa olsun gece postasında 7,5 saatten fazla çalıştırılamaz.
der.

Ama o kadın Polis Memuru bir kadın ise bırakın 13 saat gece nöbetinde, karakollarda sokaklarda çalışsın sürünsün… 
07.04.2004 Tarihli Resmi Gazete
Sayı: 25426
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından:
POSTALAR HALİNDE İŞÇİ ÇALIŞTIRILARAK YÜRÜTÜLEN İŞLERDE ÇALIŞMALARA İLİŞKİN ÖZEL USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK 
Gece Çalışma Süresi
Madde 7 — Postalar halinde işçi çalıştırılarak yürütülen işlerde, İş Kanununun 42 ve 43 üncü maddeleri ve 79 sayılı Milli Korunma Suçlarının Affına, Milli Korunma Teşkilat, Sermaye ve Fon Hesaplarının Tasfiyesine ve Bazı Hükümler İhdasına Dair Kanunun 6 ncı maddesi ile 4857 sayılı İş Kanununun 70 inci maddesinde öngörülen Yönetmelikte belirtilen haller dışında, işçilerin gece postalarında 7,5 saatten çok çalıştırılmaları yasaktır.
Çalışma süresinin yarısından çoğu gece dönemine rastlayan bir postanın çalışması, gece çalışması sayılır.
İşçi Postalarının Değişme Süresi
Madde 8 — Gece ve gündüz işletilen ve nöbetleşe işçi postaları çalıştırılarak yürütülen işlerde postalar; en fazla bir iş haftası gece çalıştırılan işçilerin, ondan sonra gelen ikinci iş haftasında gündüz çalıştırılmaları suretiyle ve postalar birbirlerinin yerini alacak şekilde düzenlenir.
Zorunluluk olmadıkça işçilerin postaları değiştirilemez. Ancak 4857 sayılı İş Kanununun 69 uncu maddesi uyarınca, gece çalışması nedeniyle sağlığının bozulduğunu raporla belgeleyen işçiye işveren, olanakların elverdiği ölçüde gündüz postasında durumuna uygun bir iş verir.
İşin niteliği ve yürütümü, iş sağlığı ve güvenliği göz önünde tutularak, gece ve gündüz postalarında iki haftalık nöbetleşme esası da uygulanabilir.
Posta Değişiminde Dinlenme Süresi

Madde 9 — Posta değişiminde işçiler sürekli olarak en az on bir saat dinlendirilmeden çalıştırılamaz. Bu hüküm, postası değiştirilen işçilere de uygulanır.
Hafta Tatili
Madde 11 — Postalar halinde işçi çalıştırılarak yürütülen işlerde, işçilere, haftanın bir gününde 24 saatten az olmamak üzere ve nöbetleşme yolu ile hafta tatili verilmesi zorunludur.
Bu yönetmelik maddelerini niye verdim ki… Bunlar işçi sınıfı için geçerli kurallar. Memurlar için değil… Bre Polisten Daha İşçi olan bir meslek var mı? Gerçi mevcut mevzuatta polislik bir meslek bile değil, köle sınıfı kurallarına tabi bir insan topluluğu… Çalışan bireyleri sınıflara bölerek önce insan, sosyal bir varlık olduğunu unutmak, unutturmak ve sonrasında haklarını ayrı ayrı gasp etmek birilerinin hep işine geldi bu memlekette… Sonuçta herkes insan değil mi?... Gerçekten bir başkadır benim memleketim…
Türk Polisi Ne İş Yapar?
Polislikten başka elinden her iş gelir maşallah…
Düşünün ki bir şubenin başındaki şube müdürü hemen her yıl değişiyor, çalıştığı birimin mevzuatını bilmeden geldiği gibi, öğrenemeden de gidiyor, çalışan personelinin niteliklerini kavrayamıyor... Amir görevlendirilmelerinde bilerek süreklilik sağlanmıyor, süreklilik olmadığı için benden sonrası tufan misali sorumlulukta olmuyor… Başarısız veya suç işlemiş bir amir veya memuru, idari tasarruflarla bir yerden bir yere sürmek ödüllendirmektir. Kusur veya suça göre hukuk karşısında cezalandırmalı veya aklamalısınız… Aksi takdirde yapılan görevlerin aksayan noktalarının çözümü saptanamıyor veya sürekli erteleniyor… Bilgi birikimi oluşamıyor, sonraki dönemlere de aktarılamıyor, sürdürülen her uygulama/çalışma eskisini aratıyor… Hizmet içi eğitimler ve kurslar, otelleri zengin eden seminerler, geliştirilen yazılımlar/programlar, başlatılan projeler vs. sonuç alınamadan uzay boşluğuna bırakılıyor. Onca emek, bilgi, zaman, parasal kaynak kimin umurunda… Tek amaç çağdaş normlarla çalışıldığı imajını verebilmek, hendeği geçene kadar imajı parlak tutmak… Sonrası Allah kerim… Tüm işler kopyala yapıştır yöntemi ile geçmişin kötü bir taklidi şeklinde yürütülüyor, gün kurtarılıyor sanki.
Gerek Polis Şubeleri gerekse Polis Karakolları adli-idari soruşturmaların ana başlangıç noktası, savcılık iddianamelerinin ilk çerçevesinin çizildiği birim konumundadırlar. Vatandaşa her an ve en hızlı şekilde yardımcı olmak durumundadırlar. Dolayısı ile çalışmaların da bu yönde yoğunlaşması beklenir. Mesleki tecrübe ve birikimi ile adli süreçlere yardımcı olması, kapı aralanması beklenirken, Polis Teşkilatı bu vasfından uzaklaşmış, adli yönden yalızca getir-götür işlerine bakar hale gelmiştir. Polisinizin tecrübesi, bilgi birikimi, liyakati, başarısı önemlidir. Sokakta yürürken gözlem tekniği ile hangi aracın çalıntı olduğunu, hangi plakanın sahte olduğunu, hangi insanın gerçek şüpheli olduğunu, hangi eve hırsız girebileceğini vs. bilen polisler vardı bir zamanlar… Teknik gelişmişliğe güvenemezsiniz. Elle tutulur, gözle görülür bu tür teknolojilere karşı suçlunun yöntem geliştirmesi daha kolaydır… Adalet Bakanlığı bünyesindeki teknik altyapıda ihtisaslaşma ve uzmanlaşma zirve yapmış, savcılarımız son derece iyi donanıma kavuşturulmuş bu sayede birçok başarıya imza atılmıştır. Ancak sacayağının biri olan Polis Teşkilatı bu konuda kendi içerisindeki yüzyıl savaşlarını sonlandıramamıştır. Tüm personel idari tedbirlere yani spor müsabakalarına, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine, konserlere, kongre-dernek toplantılarına, protokolün geçiş güzergâhlarına, bayram törenlerine, hemen her hafta yapılan sınav merkezlerine, düğünlere, balolara, at yarışlarına, kapalı açık saha amatör küme spor müsabakalarına vb. çoğu görev dışı, yığma metotlu, öngörüsüz, aşırı tedbirlerden beri gelemez. Böyle bir ortamda polisin görev istirahatleri dahi, yapılan anlık görevlendirmelerle burnundan gelir. Bütün bu ek görevler asıl görevin yerini almıştır… Polisin asli görevi, ne için var olduğu ve kurulduğu unutulmuş, unutturulmuş, kanunu uygulayıcı, kanun uygulamalarını denetleyici işlevi yok edilmiştir zamanla… Bu yüzden olsa gerek polislik yapmaya kalkmasın diye gerekli mevzuat ve özlük hakları da bu güne kadar verilmemiştir Türk Polisine…
Hizmet anlayışındaki çarpıklık yüzünden acınası haldeki Polis karakolları vatandaşın hiçbir talebine yetişemez… 24 Saat vatandaşa hizmet vermesi beklenen bu birimlerin ne personeli yeterlidir, ne de araç gereci… Çarpık personel rejimi, çalışma şartları yüzünden sürgün yerleridir karakollar… Bu yüzden karakollarda istihdam edilen personelin nitelikleri de vasatın altındadır… Şikâyet ve müracaat için gelenler sıra numarası almış, karakol koridorlarını bahçelerini doldurmuş beklerler saatlerce… Bazen darp edilmiş yaralı vatandaşların bekleyişi karakolları tam bir acil servis görünümüne getirir… Arkasında kurumsal ve kanuni hiçbir güç olmayan, polis hayatından bezmiş bir görüntü sergiler her yerde… Her daim personel yetersizdir… Kural konmuş 15 günden fazla kimseye izin yok… Çoğu karakolun tek bir ekip aracı vardır ve bu ekip adli talimat yazışmalarına cevap vermekle, karakolun 24 saat ayakta kalmasını sağlayacak iaşe-ikmal işlerini yerine getirmekle görevli olup bütün bunlarda dahi yetersiz kalırken, 155 operatörleri olaylara da bu karakol ekiplerini sevk ederek işleri tam bir çıkmaza sokarlar… Onlarca asayiş ekibi, yıldırım ekipleri mıntıkada avare dolansın, onun bunun çocuğunu okula götürsün, okuldan alsın, yüzme havuzuna, piyano kursuna götürsün, onun bunun pazar alışverişini yapsın, görevle bağlantılı olmayan zorunlu özel işlere koştursun… Vatandaş da beklesin dursun ki polis gelecek… Dedik ya polisin asli görevi değil ki polislik yapmak… Oysa Gelen her ihbar ve talebe en hızlı refleksi verecek konumdaki ekipler sevk edilse tam bir profesyonellik sergilense, kanunun gücü yeri göğü inletse, haklı olan hakkını alıp Yaratana şükretse, mazlumun ahı yerde kalmasa… Ancak personelin motivasyonu bu yönde değil ki… Polis gittiği yerde meydan dayağı yiyor, ne yapsa kabahat, her daim kabak kendi kafasında patladığından günü kurtaran şanslı sayıyor kendini… 
Birimlerde profesyonel bir çalışma sistemi kurulamamış, her personel her işi yapma durumunda bırakılmış sonuçta bir yılgınlık, bıkkınlık, vurdumduymazlık, küskünlük çalışanların damarlarına şırınga edilmiştir. Koskoca teşkilat, aylar-günler öncesinde belirli takvim günlerine bağlanmış güvenlik tedbir görevleri için dahi, haftalık mesai saati standardı içerisinde kalarak, çalışanı mağdur etmeyecek, görevi de aksatmayacak, polisin de insan olduğunu, sosyal çevresine karşı da görev ve sorumluluklarının olduğunu hatırlayarak planlama geliştirememiştir. Sanki her yıl, her ay, her hafta, her an kırmızı alarm durumu, savaş durumu hâkimdir… Sürekli anlık görevlendirme yöntemi yüzünden polis memurları yaşamlarına dair ileriye dönük plan, program yapamaz durumdadır. Yıllık izinde, Dr. İstirahatli vb., aktif görevde olmayan personele dahi görev yazılır… Bu durumda nasıl bir yol izlenir bilir misiniz?  Biriminde aktif olmayan personel yerine,  aktif çalışan personel görevlendirilir, aktif durumdaki personel hem başkasının yerine göreve gider, sonra da kendi adına yazılan göreve gider… Onlarca elektronik ortamda tutulan personele dair kayıtlar, yazılımlar ne işe yarar? Kimseye faydası olmayan bu veri tabanları sadece yerli/yabancı heyetlere verilen brifinglerde hava atmaya yarar. Hafta sonu piknik, sinema, tiyatro, akşam dost ziyaretleri vb. basit birçok aktivite çoğu zaman imkânsızdır polis için… Gece yarısı telefonunuz çalar ve cepheye sevk edilirsiniz…
Tabii her işte ve oluşumda esas amaçlanan niyet ön plana çıkıyor… Güç odaklarının kendi menfaatleri için Polis teşkilatını pasif kılmaları yüzünden, toplumda yayılan kanun dışı hastalıklar o toplumu hızla zehirliyor, nesillerin helak olması engellenemiyor… Vatandaş odaklı, insan odaklı bir görev anlayışı polis teşkilatında esas kılınmalıdır. Bu yapılırken akademik destek her aşamada alınmalı ve art niyetli başka hesaplar içerisine girilmemeli, bilerek veya bilmeyerek polis kuvvetinin direnci kırılmamalıdır… Sağlıklı işleyen bir Polis teşkilatınız yok ise Savcı çalışamaz, Hâkim çalışamaz, adalet sağlanamaz… 
Suçlunun cezalandırılamadığı, haksızlıkta hakkın sahibine iadesinin sağlanamadığı ortamlarda her birey veya aynı amaç etrafında birleşmiş topluluk kendi adaletini sağlama özgürlüğünü kendilerinde görür… Çaresizlik içerisinde kıvranan mağdurlar bir süre sonra en azılı suç makinalarına dönüşür… Denetimsizlik ve başıboşluk kaçak mal satan tezgâhları çoğaltır, kanun çerçevesinde vergisini ödeyerek ticaret yapan namuslu vatandaş ile kaçakçı çatışır, birbirini öldürür… Malını koruma derdindeki namuslu vatandaşla hırsız çatışır, birbirini öldürür… Sokak çeteleri kurtarılmış bölgelerinde diğer çeteler ile çatışır birbirini öldürür… Yurda kaçak yollardan rahatça girip, rahatça gezen ajanlar çatışır, birbirini öldürür… Ailelerin yaşadığı binalarda alkol satışı yaparken oluşturdukları gizli dehlizlerde ayrıca meyhane işletircesine açıktan içki satanlar, kiraladıkları dairelerde kadın pazarlayanlarla bina sakinleri-mahalleli çatışır birbirlerini öldürür… Kanunsuz yollardan kumar-bahis oynayan koca ile eşi tartışır, birbirlerini öldürür… Trafikte kırmızı ışıkta geçmeyi hak sayanla, suç sayan çatışır, birbirlerini öldürür… Uyuşturucuyu serbestçe satan ve alan çatışır, birbirlerini öldürür… Çatışmadan uyuşturucuyu rahatlıkla bulan kendini öldürür, annesini-babasını öldürür… Kanunsuz otopark faaliyeti yaparak haraç kesenle, haraç vermek istemeyen çatışır, birbirini öldürür… Kafa göz kırarak hakkını almaya alışanla, polisten yardım isteyen vatandaş çatışır, birbirini öldürür…
 
Hazinenin ağzına kadar tıka basa dolu olması refahınızı, huzurunuza arttırmaya yetmez… Toplumsal yapının sağlıklı ve tavizsiz kurallar bütünü içerisinde işletilmesi, bu işlevselliğin her bireyin vicdanında kabul görmesi esastır. Bunu, kanundan gelen güçle cesaret kazanmış ve sadece kanuna karşı sorumluluğu olan polis sağlayacaktır.  
Polislik Hiçbir Standardı Olmayan Taşeron İşçilik mi?
Polisler karşılığı alınamayan adanmış bir ömür sürerler işte… Çalışırken haklarını alamadıkları gibi emekli olduklarında tam bir hezimete uğramalarına rağmen… Polisin aile-arkadaş çevresi ve görev mahallinde muhatap olduğu vatandaş da sürekli böylesine güvensiz ortamlara şahit olmakta, korku, panik ve tedirginlik geniş kitlelere ulaşmaktadır… Vatandaşın en büyük korkusu polisle muhatap olmaktır zaten çünkü polisi; psikolojisi bozuk bir insan olarak tanıyor… Polisin çalışma standartları, şartları içler acısıdır. Zaten öyle olması da gerekiyor… Neden mi? Aksi takdirde disiplinin sağlanamayacağını, personelden istenilen verimin alınamayacağını beyan edip saçma sapan uygulamaları haklı göstermeye çalışan ve kolayca da üst bakanlık yetkililerini, siyasi karar mekanizmalarını kandıran, tek derdi işlevini yitirmiş daire başkanlıklarının kapatılmasını önleyip yeni daire başkanlıkları kurarak koltuk sayısını arttırma olan ve bu konuda da uzmanlaşmış bir idari yapı vardır bu teşkilatta…. Bugüne kadar böylesi sorunların yaşanıyor olmasında kasıt vardır… Uygulamada görülen lüzumsuzluklar sonucu memurun sicil notu uygulaması kaldırılmış, yerine gerçekçi bir uygulama arayışı sürerken, bir takım sivri zekâlar ‘kapsamlı performans ölçme değerlendirme’ adı altında daha beter bir anlayışı ikame ettirme peşine düşmüşlerdir… Başarırlarsa yeni tarihli bir disiplin mevzuatına kimse bir şey diyemez, bu da bir elli yıl daha gider mantığı hâkimdir... Performansı kim ölçer, değerlendirmeyi kim yapar? İşin uzmanı yapar. Nerede işinde uzmanı olmuş, branşlaşmış idari yapı ki bu tür değerlendirmelerde bulunabilsin… Mesleğinde 10 yılı devirmiş polis, kölelik düzeni şartları yüzünden zaten psikolojik açıdan özürlü… Bedensel olarak ta yetersiz kalıp kurduğunuz parkuru tamamlayamadı diyelim… Ne olacak şimdi? Bilerek performansını Polis olmaya yetersiz hale getirdiğiniz bu memuru ne yapacaksınız? Özürlü-yetersiz kategorisinde diğer kurumlara mı atayacaksınız? Malulen emekliye mi sevk edeceksiniz? Diğer taraftan ne yapılan işin türü, sınırı belli, ne de memurun branşı… Memurunuz binlerce işten birini başaramamış ise performansını düşük görüp tepesine mi çıkacaksınız… Peki, başınızdaki beceriksiz, yetkilerinden bihaber, vurdumduymaz, aklı fikri dolar-borsa-altın-maaş taltifi hesabındaki, gözünüzün içine baka baka olmadık rezillikleri, kanunsuzluğu yapan idareciyi kim denetleyecek? Amirin başarısızlığı yüzünden tüm alt birim çalışanların hepsi başarısız olmak zorunda mı? Gelişmiş yönetim anlayışı içerisinde alt birim çalışanlarda üstleri hakkında değerlendirme notları verseler nasıl olurdu?
Siyasi irade birçok memura, akademisyene tanıdığı hakkı uzman personel olarak gördüğü polise de tanıyarak, askerlik hizmetini polis üzerinden kaldırmış, yılların kanayan bir yarasına merhem olmuş… Olur mu canım şimdi… Hemen karşı atakla bu kazanımın önünü keselim… İkinci Şark… Kritere de kargalar güler… Şarktan dönüş tarihi temel alınacakmış… Sanki gidenler eşit şarttaki kriterlerde gitmişler gibi… Dayısı olan emekliliğine az kala şarka gitmiş oh ne ala ki bir daha şark görmez… Öbür yanda mesleğinde 3 yıllıkken zorunlu gitmiş ve dönmüş, sen tam zamanında gitmiş ve gelmişsin aferin sana, seni bir daha şarka gönderiyoruz mantığı ne kadar doğru? Daha vahimi varmış yine dâhice bir çözüm “geçici görevli” buluşu… Evet, yine ayısı/dayısı kollanan birçok personel bu buluş sayesinde şark hizmetini süit odalarda tamamlıyor… Nasıl mı? Adamın şark tayini Tunceli kadrosunda ama dayı sayesinde “geçici görevle” Ankara kadrosunda çalışıyor, asıl kadrosu Tunceli’de olduğu için de Ankara çalışması şarktan sayılıyor… Hatta bu kadarı da pes dedirtecek bir atamalar yapılıyor “geçiciden geçici” şeklinde… Geçici atandığı birimi beğenmeyip buradan da başka bir birime geçme yolu bu… Ah ah… Ağlarsa anam ağlar gerisi valla yalan ağlar… Yazım bu güzel ülkeye, yazık bu güzel insanıma… Vicdanım elvermiyor ve onlara da üzülüyorum, yazık böylesi hakkaniyetsizliklere yol veren siyasi/bürokrat tüm kamu idaresine ki cehennem kuyularında ebedi kalacaklar… İnsanlar düzenini kurmuş şarkta daim kalmak istediler bırakmazsınız… Batıda düzenini kurmuş batıda daim kalmak isterler bırakmazsınız… Bu ne iş yahu… Bu teşkilat polis teşkilatı, bu adamlar kanun temsilcisi ve uygulayıcısı… Paralı asker değiller ki… Her yer parçalanmış ailelerle dolu, anne-baba bir yerde, çocuklar bir yerde… Aileden sorumlu bakanımız nerde acaba? Coğrafyanın birbirine bitişik illerini, geniş bir tabaka halinde şark yap, böylece buralarda görev yapmak isteyene yasak getir, personel istese de buralarda, görev yapamasın… Bitişik onlarca il yasaklı bölge biz göndermezsek kimse gidemesin de… Arkasından ver gazı, ayarı siyasilere… Kardeşim bırakın isteyen istediği yerde görev yapsın… Açık kadrolar kalırsa teşvik et, gönüllülük esasını getir…  Polis memleketinde görev yapamaz martavalından da vaz geçin artık… Bugün polis, sıradan memur haklarından dahi mahrum... Hiçbir statüsü yok toplumun gözünde… İnsanlar polise posta koyarak rüştünü ispat eder duruma gelmiş memlekette… İddia edildiği üzere kendi memleketinde menfaat sağlar, görev yapamaz zihniyetleri tam bir hedef saptırmaca… İnsanoğlu kendi sosyal çevresinde daha temkinli hareket eder, hata, yanlış yapmamak için elinden geleni yapar… Yaramaz adam kolay kolay kendi çevresinde barınamaz İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük illere kaçar. Sosyal çevre baskısı, örf-adet-gelenek-töre vs. ne derseniz deyin buna müsaade etmez çünkü… Polis, çalıştığı yerdeki halka hizmet eden, hizmet edeceği insanın örfünü, âdetini, geleneğini, dilini özümsemiş yerel bir kanun kuvvetidir… Paralı asker değildir, paralı asker uygulamalarına tabi tutulamaz… Sen yeter ki polis teşkilatını gerçek manada kur, idari yapısındaki, hukuki zeminindeki eksikliklerini görerek yeniden donat… Hukuk devletinde kanun herkesi eşit derecede bağlar… Mevcut kanunları tüm zeminlerde, hiçbir sınıf ve makam gözetmeksizin herkes için tesis edecek güç ve yapıda bir Polis teşkilatına sahip değilseniz; her türlü kanun dışı arayışı meşru hale getirir, trafik terörünün, asayiş terörünün, sporda şiddetin, kadına şiddetin vs. önünü alamazsınız. Ciltler dolusu kanun kitapları ile hukuk devleti olunmaz…
Anlatılanlar boş, esas amaçlanan başkadır belki de… Huzursuzluk, bilinçsizlik, sürekli amatör-acemi-iş bilmezlik… Kendine güveni olmayıp çevresine de güven veremeyen, sindirilmiş, susup görmezden gelmekten başka bir çare bulamamış, yıldırılmış polis teşkilatı ve vatandaş profili ile yola devam etmektir belki de… Böyle ortamlarda kol kırılır yen içinde kalır, art niyetli herkes işini kolayca yürütüp arka tarafta malı götürür kimsenin de ruhu duymaz… Kim bilir belki yapılmak istenen de tam budur…
Julia Pierson… Kariyerine Orlando Polis Teşkilatında Polis Memuru olarak başlamış 53 yaşında ABD’li bir bayan. Şimdilerde yaklaşık 3 bin 500 kişilik özel ajan kadrosuna sahip Amerikan Gizli Servisi(CIA)'nin başına getirildi. CIA’nın en önemli görevi ABD başkanını ve ailesini korumak… Gizli Servis'in bunun yanında tüm dünyadaki üst düzey Amerikalı yetkilileri, ülkeyi ziyaret eden yabancı liderleri ve Amerikan mali sistemini korumak gibi yükümlülükleri de bulunuyor. Julia Pierson’ı en alt kariyer derecesinden yukarılara taşıyan bilgi, tecrübe, başarı, liyakat vb. üstün yeterliliklerdi. Emniyet teşkilatımızda kast yapısı böylesine bir kariyer ve başarıya ne ölçüde müsaade eder? Mesleğe Polis Memuru olarak girdiysen polis memuru olarak ta öl…  İyi de yüksek kast sistemi yöneticilerini yukarılara taşıyan güç, şimdilerde bulmakta biraz zorlansalar da her türlü olumsuzluğa rağmen yine de özveri ile çalışan polis memuru değil mi?
Meslek disiplin mesleği ancak hiçbir şeyin disiplini yok, tam bir kuralsızlık hâkim. İhtisaslaşma olmadığından yani her polis her tür görevde kullanıldığından, ilgisiz birimlerde asıl birimlerin işleri yürütüldüğünden, tasnifi tam yapılamamış mevzuat kalabalığına hâkim olunamadığından polisin yaptığı görevin sınırları ve çerçevesi çizilemiyor daha... Beyin takımı oluşamıyor. Aklı ve beyni olanlar teşkilattan kaçıyor veya bir süre sonra tüm sistemlerini dış dünyaya kapatıyorlar çünkü hiçbir şeyin kıymeti yok.
Teşkilatın kendi sorunlarına kendisinin çözüm bulacağını beklemek, bütün olumsuzlukları görmezden gelmek demektir. Kast Sistemi yapısındaki üst idare, mevcut durumun değişmemesi için olanca gücü ile tüm kamuoyunun gözünü boyamakla meşguldür. Bilgi, tecrübe, liyakat, başarı gibi üstün değerlerin dışındaki her yöntem kullanılarak üst idare birimleri oluşturuluyor… Söz sahibi üst düzey rütbeli personelin önü açık, alt düzey rütbeli personelin önü sürekli tıkanmış durumdadır. Kolejli, Akademili, Orta K’lı, vb. tabirlerle, amir oluş yöntemlerine göre dizayn edilmiş rütbeli personel yapısı dâhice bir buluştur gerçekten… Neden böyle bir yapı… Belli bir kesimin pis işlerden kurtulması için olabilir mi? Hayatında karakol görmemiş, hâkim ve savcı ile muhatap olmamış, sokağa hiç çıkmamış, otopsi nedir, tahkikat evrakı, polis raporu nasıl düzenlenir bilmeyen en ilginci bütün bunlarla muhatap olmaktan korkan bir yapının üst idari makamlara hâkim olması tabii ki düşünülemez… Rütbe terfilerinde uygulanan çok çeşitli yöntemler tam bir tiyatro komedyası. Dişiyle, tırnağıyla belli yerlere gelmiş insanların satın alınması daha zordur, bunun için mi acaba bu tiyatro… Rütbelerde terfi etmeyi engelleyecek en büyük unsur kast sistemindeki sıralı üst amirlerin olumsuz bir görüş belirtmeleri… Egosu yüksek üst amirler çoğu zaman altındaki amirlerin hukukunu, yetkisini hiçe sayabilmekte bu ise birçok olumsuzluklara yol açabilmektedir. Böyle bir durumda alt amirler, abi ve ablalarına sormadan kendi yetkilerini kullanamaz, inisiyatif-risk alamaz, yanlışları bildiği halde doğruları savunamaz, anlık değerlendirmelerde bulunamaz bu ve benzeri nedenlerle maddi-manevi-hukuki zararlara, güvenlik zafiyetlerine engel olamazlar belki de… Her şey günü kurtarmak üzerinedir sanki…
Türk Polis Teşkilatındaki Kast Sistemi…
Kast yönetimi… Türk bürokrasisinin idari yapısındaki mevzi savaşları, bulunulan konumun yağını balını yeme anlayışındaki, haksız kazanç ve kazanımları arttırarak devam ettirme isteği malumunuz… Tek dert bu küçük şeylerin iyileştirilerek devamlılığının sürdürülmesidir belki de... Ne olabilir bu küçük şeyler? İyi bir makam odası, iyi ve mümkünse sivil bir makam aracı, her türlü özel işi yaparak aileden biri gibi olacak iyi bir şoför, yılbaşı eşantiyonları, hediyeler… Teşkilatın yürüttüğü tüm hizmet ve sosyal tesislerde öncelik-ayrıcalık… Güçlü siyasi-ekonomik-akademik dostluklar… Otomatiğe bağlanmış maaş taltifleri, kılını kıpırdatmadan alınan güvenlik toplantı tazminatları, yurt genelinde düzenlenen sınavlarda koordinasyon sağlandığı gerekçesi ile alınan ek paralar… Her operasyon-el polisiye faaliyetinde, yararlılık gösteren personel listesinin üstüne adını yazdırarak bilmediği, görmediği çalışmalardan tazminat elde etmek vs. Esas amaç bütün bu küçük şeylerin kazanımını sağlayan mevcut Kast sisteminin, her ne olursa olsun yıkılmasının önüne geçmektir belki de… Böylesi kast sistemlerinin üst tabakasında kendi bariz hata ve kusurlarını sürekli görmezden gelme, üstünü örtme, aralarında her ne olursa olsun birbirlerini kollama kültürü oluşmuştur. Böylece manevra sahalarının daralmasının önüne geçmeyi başarırlar. Nasıl mı? Kurum İçindeki suç veya kabahatlerde yürütülen idari soruşturmalar son derece mantıksız bir süreçte yapılır. Türk idari soruşturmasının bir çıkmazıdır bu. Soruşturmacılar ast-üst hiyerarşisi içerisindeki kurum içerisinden atanmaktadır. Oysaki hukuki altyapısı olan, konusunda bilgi ve tecrübe sahibi, uzman, akademisyen en önemlisi de bağımsız soruşturmacıların dışarıdan görevlendirilmesi gerekmez mi? Demokrasilerde böyle oluyor, kimse kimseyi ısırmasın mantığı işlesin isteniyor her halde… Her türlü soruşturmanın bağımsız adli mekanizmalarca yürütülmesi esas olmalıdır. İdari soruşturma taktiği, adli yargının önünü kesen dâhice bir buluştur. Nedense böylesi dâhice buluşlar yönünden zengin bir ülkeyiz? Düşünün ki bir idareci personel hakkında; “devletin kamuya ayırdığı kaynakları usulsüzce kullandığı iddiası” var. Nasıl soruşturulacak? Çok basit… İçerden bir araştırmacı tayin ettirilecek, bu muhakkik adını verdikleri araştırmacı cezaya mahal yoktur diyerek bir rapor düzenleyecek ve dosya kapanacak…
Türk Polisinde Yetki Karmaşası…
Medya ve basına yansıdığı üzere, polisin çoğu zaman Kanun Yetkisi yerine siyasilerden, kelli fellilerden, ağalardan-paşalardan, diplomatlardan, diğer kurum müdürlerinden, belediye başkanlarından, kabile reislerinden, bina sınav sorumlularından vs. bitmez tükenmez yerlerden gelen anlık cevazlarla görev yaptığı kanısı yaygındır. İşte bu durum tam bir çıkmazdır… Yetki kanundan, uygulama yöntemi ise başka kaynakların yönlendirmesi ile gerçekleşmekte ki, polis uygulamalarının adamına göre farklılıklar gösterdiği düşüncesi, polise olan güveni sarsan en büyük nedenlerdendir. Soruşturma teknikleri dahi adamına göre farklılıklar gösteriyor. Vatandaşın evine hırsız girmiş, elinde bir boş kâğıtla tek bir polis olay mahalline sevk edilmiş… Ensesi kalınların evine hırsız girdiğinde izlenen yöntem malumunuz, ortalık ayağa kalkıyor… Böyle bir tablo ile nasıl güven verebilirsiniz. Polis durum tespiti yapan noter değildir. Elinizdeki tüm imkânları herkes için, ama herkes için adalet içinde kullanmalısınız.
Her sokak başında resmi üniforması/sırtında polis yeleği ile gezen memurunuz toplumda güven yerine güvensizlik yaratır. Sekiz saat yaya devriye gezmiş yorgun, biraz da aç, omuzları düşmüş, kaldırımlarda banklarda, ağaç gölgelerinde bekleşen içi boş üniformalar hoş bir görüntü yaratmıyor… Topluluk içinde tam kamufle olunarak, olaylara anında müdahale en iyi yöntem olsa gerek. Kaldı ki suçu önleme görevindeki başarı, öncelikle sağlanan istihbaratla, sonrasında polisinizin itibarı ile doğru orantılıdır. Suç işlendikten sonra yürütülecek tahkikatlarla suçluları bulup adalete teslim edebiliyorsanız, müracaatlara en kısa sürede ve caydırıcı bir kuvvetle cevap verebiliyorsanız işte o zaman polisin başarısı ön plana çıkar. Gerek arsız, uğursuz, kuralsız… Gerekse namuslu vatandaş olsun herkesin gözünde polis; dirayetli, güçlü, güvenilir, işini bilir, şefkatli, saygıdeğer kılınmalıdır. Aksi halde siyasi iradeye kızdın, maçı kaybeden takımına kızdın, aç-susuz-işsiz kaldın kızdın, sınavda başarılı olamadın kızdın, trafik yoğunluğuna kızdın… Kolayı var, rahatlamak için koy postayı polise… Yakalanan suçlulara yönelik uygulamaların yeterli veya caydırıcı olup olmaması da polisin konusu değildir. On kere hırsızlık yapmış, sonuncuda yakalanarak adliyeye sevk edilmiş ve yine adliyece serbest kalmış bir şüpheli tekrar tekrar hırsızlık yapacaktır. Bu döngünün önlenmesi polisiye tedbirlerle mümkün değildir… Demokrasi böyle bir şey, suçlunun da suç işleme özgürlüğü var her halde… Polisiye olayların istatistiğinden yola çıkarak anlamlı yorumlara, tetkiklere ulaşmaya çalışmak beyhude… Bu suç oranlarının artış veya azalışı ile polis üzerinde baskı kurmaya çalışmak veya polisi övmek, bu şekilde polisin başarı/başarısızlığını ölçmeye kalkışmak tam bir ahmaklık olur.
Keyfi muamelelerin, kanunsuz emirlerin, öngörüsüzlüklerin önü de alınamıyor. Örnek mi? Bir emniyet amiri trafik ceza tutarlarında neden azalma oldu şeklinde altındakilere baskı uygulayabilmektedir. Vatandaşın bilinçlendiğini, artık kurallara uyar hale geldiğini, Mobesse vs. kamera sistemlerinin yarattığı caydırıcılıkla vatandaşın artık kurallara uyduğunu, bu yüzden de tahsilatlarda azalmanın olduğunu kabullenmiyor. Çünkü onun hesabı başka, onun üstündekilerinin hesabı da başka… Oysa esas amaç herkesin kurallara uyduğu, 0,00TL ceza tahsilatına ulaşabilmek değil mi?

Mobbing…
Teşkilat içi uygulamalar Mobbing açısından çok iyi bir araştırma sahası oluşturduğu halde bu durum tezlere yeterince yansıtılamamış, akademik ve hukuk çevrelerince değerlendirilememiştir. Örnek mi? Emniyet Amirinin emri ile yemekhanede dağıtılan yemekte Polis Memuruna 3 adet köfte, amir sınıfı rütbeli personele ise 4 adet köfte verilmesi… Doğum izninden döndüğü bilinmesine rağmen bebekli bayan personelin gece vardiya sistemi olan birimlerde görevlendirilmesi… Günümüzdeki gebeliklerin her safhasında, özellikle ilk aylarında düşük tehlikesinin ve türlü rahatsızlıkların olduğunun bilinmesine rağmen gebe personelin muvafakati dışındaki, fiziki güç gerektiren görevlerde fütursuzca gönderilmesi vs. şeklinde aklın alamayacağı uygulamalar görülebilmektedir. Anne personelin süt izni bir hak ancak yaratılan hava öylesine vicdansız ki, doğum izni kullanarak gelene “yattın yattın geldin”, çocuğuna süt vermeye gidene “senden verim alamıyoruz” şeklinde cahilce yaklaşımlar var. Gel de 3 çocuk yap şimdi... Kadın ve Aileden Sorumlu Sayın Bakana buradan bir çağrı daha; bu tür anne veya kadın haklarını lütfen zorunlu kılın. Çalışma hayatına dair düzenlemeler kanun güvencesi altında olmalı kimsenin inisiyatifine bırakmamalı. Kişi hak ve özgürlüklerini hiçe sayan amir uygulamaları için kurumlarda mutlaka denetim birimleri oluşturulmalıdır. Anne veya kadın benzer haklarını kullanmak istemez ise anne/kadını cezalandırın. Aslında insan olmanın gereği olan bu tür tüm haklarda aynı yöntemler mutlaka geliştirilmelidir. Asıl olan toplum sağlığıdır, toplum sağlığı kadınla başlar çünkü. Gerekirse verilen ücret ve çalışma biçimi kadın için mazeretine göre seçmeli hale getirilebilmeli, çeşitlendirilebilmelidir. Belli dönemlerde aldığı maaşın yarısına, daha uygun çalışma koşullarında çalışmaya ihtiyaç duyan bayan çalışanlara bu imkânlar mutlaka sağlanmalıdır. Araştırın bakalım polis bayanların ortalama çocuk sayıları nerelerde… Öncesinde polis ailelerinde boşanma oranlarını irdeleyin, çünkü bu daha vahim… Sonradan çıkıyor kelli felli adamlar kadın istihdamı yetersiz, boşanma oranları yüksek, aile yapısı bozuluyor, yeni nesil çakırkeyif diyor… Aileden sorumlu Sayın Bakan’a çağrıların sonu gelmeyecek gibi ama bir çağrı daha yapayım. Çalışan tüm iş kollarında ayrım yapmadan bayanların gece mesaisini 7,5 saatle, haftalık mesailerini de 40 saatle sınırlayın ve yine bunu amirin inisiyatifine bırakmayıp kanunen güvence altına alın. Bakanlık internet sitenizde kadınların yaşadıkları olumsuzluklara dair şikâyet başvurularını toplayın, değerlendirin. Ama gerçekten değerlendirin BİMER gibi olmasın… Yapılabilecek bir şey var ise mutlaka yaparak değerlendirin… Göreceksiniz iş verimliliği yanında, çocuk-aile-toplum sağlığı vb. çok yönlü faydalar sağlanacaktır. Kadına karşı, –benim aldığım parayı o’da alıyor ve hiçbir iş yapmıyor… Şeklinde düşünenlere de ‘cinsiyet değiştirme operasyon masraflarını karşılayacak katkı payı ödemesi getirilebilir. Böylece kimsenin söyleyecek bir lafı kalmaz…
Kadın Memur, Kadın Polis Olmak…
Hangi iş kolu olursa olsun bir bayandan, erkek personelin yaptığı her işi beklemek en büyük cahilliktir. Kadının fizyolojisini, ruh yapısını, toplumda ve ailesinde üstlendiği asıl görevlerini görmezden gelmek cehaletle dahi açıklanamaz… Böylesi bir tutum kadın nezdinde topluma yapılmış en büyük saldırı ve hakaret olur... Toplumsal Cinsiyet Eşitliği safsataları ile batıda kadının nasıl aileden kopartıldığı, böylelikle aile kurumunun nasıl yok olduğu ve toplum yapısının nasıl çürüdüğü malumunuz… Bayan personelinin fiziki, ruhsal vs. yapısını bilen kaç amir var polis teşkilatında, hatta tüm iş sektörlerinde… Bütün bunları o kendini amir zanneden umarsızlara kim hatırlatacak… Şimdi size böylesi zor şartlarda çalışan bayanımız yok diye bilgi notları gelecektir. Aldığınız gibi yırtıp atın o yalan yanlış bilgi notlarını…
Polis sivil idare içerisinde bir kolluk kuvveti olmasına rağmen, gelişmişlik sadece araç gerecin yenilenmesinde gözlenebilmiştir. Oysa inşaat-emlak, personel-insan kaynakları, bütçe, hukuk vs. birçok sahada profesyonel sivil kadrolarla yapılacak takviyelerle gelişmişlik, gerçeklerden uzak reklamlar ve TV Dizilerinden öteye taşınabilirdi.
Gelen tüm başbakanlar, içişleri bakanlarınca özlük haklarının, çalışma şartlarının iyileştirilmesine yönelik yayınlanmış onlarca genelge, yönetmelik hep göstermelik kalmış, sadece bu çarpık işleyişi sorgulayanlara karşı savunma aracı olarak kullanılmış hiçbir zaman hayata geçirilmemiştir.
Polisler Ne İstiyor?
Teşkilat özel bir teşkilat olmak istemiyor, normal bir kurum olmak istiyor. Kutsanmak istemiyor, her meslek grubu kadar saygı görmek istiyor. Polis memuru artık Kasko sigortasız araçlarla görev yapmak, cebinden verdiği paralarla ekip otolarını yıkatmak, lastiklerini değiştirtmek istemiyor… Yalnız kovboy misali değil, arkasında Kanun-Devlet-Vatandaş gücü ile görev yapmak istiyor… Mastır dahi yapsa kadro derecesinin 1’e düşürülmesini engelleyen mevzuatlardan kurtulmak istiyor... Rütbeli personel arasındaki Akademili-Kolejli-Orta K’lı, gibi değişmez Kast sınıfı çekişmelerinden kaynaklanan sorunları yaşamak istemiyor… Herkesin önce Polis olduğu, sonrasında göstereceği, başarı, liyakat, özveri, tecrübe, bilgi vs. değerlere göre yükseleceği bir sistem istiyor... Maaş bordrosunda muhtelif kesinti adı altında paraların kesilmesini istemiyor… Diğer devlet memurlarının tabi olduğu özlük haklarına, çalışma şartlarına sahip olmadığı halde hala 657 Sayılı Memur Kanununu yasalarına göre bir kısım düzenlemelere tabi olmak istemiyor… Korkmayın, ürkmeyin, gözleriniz parlamasın hemen, olması gerekeni istiyor polis…
Polis, siyasi iradenin ulufe olarak dağıttığı maaş taltifi adı altındaki ek ücretlendirmelerden de adil olarak faydalanamıyor. Taltifini otomatiğe bağlayıp dönemsel olarak sürekli alanlar, meslek boyunca 300–500 taltif elde edenler, sağlık vb. nedenlerle aktif görevlerden muaf olduğu halde taltif alanlar varken çoğu Polis Memuru taltifin ne demek olduğunu dahi bilmez. İşte bu yüzden polis, taltif adı altında sürekli aynı yerlere giden, teşkilat içerisinde büyük huzursuzluklara, kavgalara, adaletsizliklere neden olan böylesi para ödüllerinin de mutlaka kaldırılmasını, bunun yerine tüm personele yılda bir kere, eğitim öğretimin başladığı hafta öğretmenlere verildiği gibi ek bir ödeme istiyor. Özel branşlara yönelik zor görev yapan, fazla mesaide bulunan personelin maaş farklılaştırmalarının adilce yeniden düzenleyebilirsiniz. Ancak taltif adı altında devlet eli ile haksız kazanç sağlanması kabul edilemez. Devlet, polisinin maaş rejimini mutlaka düzeltmelidir. Kolaycılığa kaçıp kafaların kuma gömülmesi sorunları çözmez. Aksi halde böyle polisinizin yüzüne bakacak yüzünüz olmaz işte… Haftalık 40 saat mesai çerçevesinde kalarak, yamalı bohça misali, nereden ne kadar ve ne için geldiği belli olmayan paraların toplamı şeklindeki bordrolar yeniden düzenlenmelidir. Her sorun hakkaniyet çerçevesinde çözülürse işler daha kolay yürür. Çalışanı, memuru hor görmeden, küçümsemeden, başka hesaplar içerisinde olmadan, yanlış bilgilendirmeleri elinizin tersi ile iterek, kısacası hakkı hakkına vererek bu işler yapılabilir.
Emniyet Hizmetleri sınıfındaki personelin kadro dereceleri eğitim/öğrenime göre değil, rütbe durumuna göre belirlenir. Emniyet Müdürü dışındaki personelin kadro dereceleri en fazla 3’ün 1’ine kadar düşebilir ki bu durum alınan ücretlerde etkili olmasa da görüntü olarak teşkilat içerisinde büyük bir ikilik yaratır. Polis memurunun maaş hesaplamalarında 2200 gibi komik bir ek gösterge rakamı kullanılır. Taban maaşı 900 liradır. Çalışırken alınan ücreti ek tazminat ve ödemeler oluşturur. Bu büyük bir aldatmacadır. Neden mi? Emekli olunduğunda, bu ek tazminatlarınız kesintiye uğrar ve emekli maaşınız 1.200 lira olur ki bu çalışırken aldığınız maaşın her zaman yarısından azdır. Emekli tazminatınız da 35.000 liradır. Polis Memurlarının maaş veya emeklilik maaşlarını belirleyen Ek Gösterge rakamı 2200 kölelik düzeninin bir gereğidir sanki… Amir konumundaki personel ise; 657 sayılı D.M.K.’nun “VII. Emniyet Hizmetleri Sınıfı” bölümünde c) Daire Başkanları ile Diğer 1.Sınıf Emniyet Müdürleri Ek Gösterge Puanları 3200-3600 dür. Aslında bilinen kazançlar ile telafi ettiklerini düşünseler de amir durumundaki personelin durumu da diğer kurumlardaki eşitlerine göre adilane değildir… Sıkıntıdan gerçek manada herkes değil sadece Polis Memurunun mustarip olduğu bilinerek hiçbir çözüm çabası içerisine girilmemiştir sanki. Oysa herkes için adalet istense, kurum tek bir vücut olabilse, anlatılan haksız ve kanunsuz küçük şeylere duyulan sevdasının önüne geçilebilse, idari yapıdaki mesleki yükselme kriterleri her çalışanın önünü açabilse, amir-memur her çalışanın hak kayıplarının önüne geçilebilir… En önemlisi onurlu, itibarlı bir duruş sergilenebilir…
Polis Memuruna her yıl 10 Nisan Polis gününde bir takım vaatlerde bulunulur ve bu vaatleri basın yayın kuruluşlarından duyanlar gerçek sanır, asker, öğretmen, sağlıkçı vs. de özlük haklarında iyileşme ister. Onlar istediklerini taban maaş üzerinden hep alır, Polis ek ulufelerle kandırılır. Bu komik döngü böyle sürer gider. Diğer zevat büyük bir sabırsızlıkla 10 Nisanın gelmesini beklerken, Polisler bu günün takvimlerden silinmesini ve küçük düşürücü anlamsız kutlama şekillerinden kurtulmak ister.
Polis güya adaletin temin ve tesisine yardımcı olacak, ama kendi hakkını savunmaktan aciz. Adamlar zorunlu angaryaya tabi. Kendi içlerindeki yanlışa karşı çıkacak imkânları da yok. ‘Kendisi himmete muhtaç bir dede, neredeki gayrıya himmet ede.’ Benim konuşma, örgütlenme, ifade, çalışma vs. hak ve hürriyetimin garantisi olacak olanların kendileri bu hakka sahip değil ki! Mesela Polisler, trafik ve asayiş şubesinin yerel yönetimlere devri konusunda ne diyor? Jandarma kentten çekilirken Polisin görüşü alındı mı? İstihbaratın yeniden yapılandırılması, Adli Polis oluşturulması, Kent Polisi ve Ülke Polisi kavramlarına bakışları ne? Her bakanlığın geliştirdiği projelerini polisin sırtına yüklemesi konusundaki işin içinden çıkılmaz hal alan durumlar konusundaki düşünceleri ne… Hani derler ya, kelin ilacı olsa kendi başına çalar. Elin hırsızı, katili, uğursuzu, ayyaşı, dayakçısı, siyasi yakını olan serserisi yetmedi, görevden bihaber başındaki amirle muhatap olan polisin ve polis ailelerinin psikolojisini düşünen var mı? Polis çocuklarının ve eşlerinin refah ve mutluluk katsayısı, sağlık ve başarıları ne durumda, merak eden var mı? Bu oranları Türkiye ortalamaları ile karşılaştırın bakalım…
Polis, kendi içindeki sapmalarla baş edemiyor… Kendi içindeki haksızlıklarla baş edemeyenlerin, toplumda barış ve güvenliği sağlamaları mümkün mü?
Bu insanların örgütlenerek bireysel, sosyal, kültürel, mesleki, ekonomik hak ve statülerini iyileştirmeleri gerekiyor. Mevcut yapı içerisindeki kurumsal iyileştirme projelerinin birer oyalama taktiği olduğu görülmüştür. Her şeye dokunan siyasi iradenin bir elinin de polis teşkilatına dokunması, aksayan noktaları çözmesi, işlerine gelmese de bir zorunluluktur artık.
Birtakım yanlışlıklara dur denilebilmesi, daha iyiye ulaşmak adına taleplerin dile getirilebilmesi için sendikalaşmak zorunlu. Yoksa kapalı kapılar arkasında kol kırılıp yen içinde kalınca olan her kese oluyor, Polis mevcut konumu ile topluma güven veremiyor... Oysa Polis herkes için var olmalı… İktidarların maşası, ensesi kalınların ayakçısı olarak çizile gelen görüntü son derece sakıncalı… El-Maşa ilişkisi gereği siyasi partilerin polis teşkilatındaki sorunlara el atmalarını beklemek beyhude olduğu için sendikalaşmak gerekli belki de… Polisin, kanundan güç almasını sağlayarak toplumun her kesimince kabul görebilmesi için sendikalaşmak gerekli… Polisin de, kanunlarla çizilmiş sınırlarda bağımsız bir erk olup herkesi kucaklayabilmesi için sendikalaşmak gerekli... İktidardaki siyasi iradenin de gücünü polisten değil, kanundan almasını sağlamak için polisin sendikalaşması gerekli...
Polise güveni zedeleyen en önemli unsurlardan biri de ilgisiz işlerin polis tarafından yürütülmesi… Bu işler yürütülürken de harçlar yanında, vakfa yardım vs. adlar altında adeta vatandaştan haraç kesilmesidir. Pasaport istek formları, araç ve sürücü belgeleri, silah ve av tüfeği belgeleri ile ticari plaka ve M.K.E.K.’nun ithal ettiği silahların satışı vs. işlemlerde kesilen vakfa yardım makbuzları polis ve vatandaşı sürekli karşı karşıya getirmektedir. Ticari bir faaliyet yürütülerek polis vakfına yardım karşılığında vatandaşa, isteğine özel harf veya rakam grubunu içeren araç plakalarının satılması ne kadar etik? Hizmetin amaç ve gayesini sadece para geliri elde etmeye endeksleyen, bu tür işlerde çalışan personel üzerinde de psikolojik baskılara zemin yaratan böylesi hizmetleri vermekten kurtarılmalıdır polis. Polisin, vakıf için zorunlu yardım geliri toplaması, bir vakfında devletin yürüttüğü hizmet üzerinde ek bir külfet yaratarak, adeta ek vergi salması ne kadar doğru? Bürokrasi tabii ki böylesi bir gücü elinden bırakmak istemeyebilir… Ancak siyasi karar mekanizmalarının da olanları görmezden gelmesi düşündürücüdür. Kurumların içerisinde çeşitli yollarla ek bütçe kaynakları oluşturulması, bazı ödeme kalemlerinin de buralardan karşılanarak genel bütçenin bu yolla rahatlatılması gerçekten dâhice bir buluş… Acaba siyasi iradeler; Emniyet Teşkilatı bir nebze elde ettiği gelirlerle kendi yağında kavruluyor… düşüncesi ile teşkilatın genel sorunlarını görmezden geliyor alabilirler mi? Bütün bunları geçin gelişen bilişim teknolojilerine rağmen vatandaşa bu konularda hala maddi-manevi bürokratik eziyet çektirilmesi vicdansızlık değil mi? Vatandaşınızı bu kadar mı hakir görüyorsunuz… Bazı şeyleri elinizde tutarak, zorlaştırarak menfaat, çevre, itibar kazandığınızı mı zannediyorsunuz… Aksine acınacak hale geliyorsunuz… Bu tür yanlış uygulamaların önüne geçerek, polise duyulan güven katsayısının yükseltilebilmesi için de belki sendika gerekli... Sendikalaşmak bütün bunları nasıl sağlayacak demeyin… Sorunların çözümünde bir kapı aralanacak, özgür ifade ve bilimsel ortamlarda her şey tartışılacak, çözümler küçük ve büyük ölçeklerde kendini gösterecektir… Bunun böyle olacağını da herkes biliyor ama… Çözümsüzlüğü devam ettirmek isteyen çıkar guruplarının önü alınamıyor… Ekonomik ve Siyasi rant elde eden gruplar ile kariyer yapma hırsında olan Kast örgütü el ele vermiş çözümsüzlük adına direniyorlar…
Şunu bir kere tespit etmeliyiz… Sorunların çözümünde tek bir sendikanın varlığını düşünmek saflık olur. Asıl amaç, çalışanın kendi yasal haklarını en iyi savunduğuna inandığı herhangi bir sendikaya üye olabilmesidir. Bu bağlamda mevcut sendikalara dahi üye olunabilmelidir. Aksi halde kurarsınız bir polis sendikası, mevcut düzenin devamından yana olan kast örgütü gelir sendika yönetimini ele geçirir, değişen hiç bir şey olmaz. Örnek mi? Polis sandığı… Polis evlerindeki uygulamalar…
Devlet hep 18 yaşındadır ya, Polisin de yaşlısı olmaz hep gençtirler… Genelde 59 yaşına gelmeden ölürler… Polis kimilerinin ön bahçesi, kimilerinin de arka bahçesidir... Polis çilesinin karşılığını alamaz, alamayacaktır da, şamar oğlanıdır vesselam… Türü algılamalar düşündürücüdür.
Teşkilatın bağlı olduğu merkezi ve siyasi yapılar, mevcut pozisyonlarını koruma adına sorunlar karşısında bugüne kadar susmuş, sorunların çözümüne yönelik hiçbir girişimde bulunamamıştır. 168 yıllık koca bir teşkilatın üst yapısı sadece; sorunları kimseye şikâyet etmeyin, dillendirmeyin, bizleri nafile yere meşgul etmeyin vs. söylemleri dışında, adil çözüm projeleri geliştirememiş, aksine yapı içerisinde yaşanan sorunların siyasi iradelere, sivil toplum örgütlerine yansımasının önüne de set çekmiştir. Neden acaba… Yoksa sorunlara çözüm bulunmasından mı korkuluyor…
Mesleğin hiçbir albenisi yok gibi görülüyor, ne var ki ekmek kapısı… Böyle olunca polisin en sık yaptığı dua “Allah’ım, çoluğuma çocuğuma başka hayırlı ekmek kapıları aç…” oluyor.
Yaşanan olumsuzlukların giderilmesine yönelik tek çare; geçmişte bu teşkilata zarar veren siyasiler, bürokratlar da dahil hiç kimsenin unutulmadığı, sürdürüle gelen ayak oyunu taktiklerinden ders çıkararak, satılmamış temsilcilerle güçlü sendikalar bünyesinde yürütülecek faaliyetlerdir. Kurum içerisinde çalışanların, insan onurunu savunacak ve koruyacak en son çaresidir sendika.
Polis teşkilatını kimse Şükür süz görmesin… Zira Şükrün yerine getirileceği Merci bellidir… Haksızlığa karşı mücadelenin yapılacağı zemin de bellidir.
Öncesinde teşkilata katılan insanımız hep gariban kesimdendi ve belki de bu birilerinin en büyük şansıydı. İşte o gariban kesim ki ses çıkaramaz, Vatan-Millet-Sakarya ile işler her şekilde yürürdü. Sonraları cemaat kavramı ile uyutuldu bir müddet belki…  Ancak şimdilerde durum değişti... Artık Polis Teşkilatı çağdaş üniversitelerden mezun olmuş, at gözlüğü ile değil geniş bir dünya görüşü ile olayları değerlendiren, idealleri ve hedefleri ile onurlu insan duruşu sergileyen, Ülkesi ve Milletinin Polisi olma yolunda sadece Hak ve Adaletin üstünlüğüne inanmış bir yapıda... Bu meslek grubunun çağdaş normlarla tamamen yeniden yapılandırılmasını öteleyemezsiniz artık. Polisi paralı asker statüsünden kurtarıp kamu hizmeti gören bir memur statüsüne getirmelisiniz. Tabii ki arka planda polis teşkilatını da özelleştirme, bir yerlere devretme planınız yoksa…
Saygılarımla 28.04.2012…